23 Kasım 2007 Cuma

Kardeşlik Kırıntılarının İzinde...(II)

Nisyanlık Tarihinde İnsan

Yıllar yılıydı… Aynı toprakta yetişen farklı meyvelerdik oysa. Hem aynı ağacın farklı dallarında olduğumuzu hem de topraktan geldiğimizi unuttuk. Toprağa döneceğimizi de…

İnsan olarak kusursuz yaratılışımıza rağmen, eşsiz ve noksanız yazılmış şu kainat kitabını farklı şekillerde okuma zenginliğine inandıramadık dimağlarımızı.

Köklerini kadim değerlerinden alan kardeşlik şuurumuzu ardı ardına yapılan sinsi operasyonlarla çekip aldıklarından beri öfke bilendik köşe başlarında. O günden beri ilk önce “ben” dedik, ben! Ortak değerlerden soyutlayıp kendimizi, kutsallaştırdığımız yargılarımıza biat ettik. O zaman bu zamandır; solculuk-sağcılık oyunları oynadık. Sıktıkça, bir diğerini; laik-anti laik… Bıktıkça, bir diğerine; Türk-Kürt… Satrançta hep piyon olmayı sevdik vesselam...

Sofrada ekmek böldüğümüz kardeşe aynı anadan doğmamışçasına “öteki” yaftası yapıştırdık. Kendi yüzümüze bu denli yabancılaşmaktan aynalardan dahi korkar olduk…

Vesselam…

Kutsanmış mitler oluşturduk kendimize. Hükümranlığımızı baki kılmak adına hırslar, nefretler, intikam yeminleri ateşledik dört bir yanda.

Hak alıcılar türettik Hakk namına. Bu hakkı Hakk’tan aldığını düşünen… Elinde silah sırtında uzun siyah paltolu kahraman bellediğimiz azmanlara alkış tuttuk bir zaman. Diğer yandan cenazemizi alkışlarla defneder etmez, yiten değerler üzerinden polemikler yaptık televizyon ekranlarında.

Senelerdir “rejim tehlikede” yaygaralarıyla yıkamadığımız memleketimizin devletler muvazenesindeki konumunu kendimiz belirledik. Sıralamadaki yerinin en geriler olmasını kendimiz seçtik. Dünya devletlerinin bilmem kaç sene gerisinde olmayı hep biz istedik. Fotoğrafta en arka sıradaki boynu bükük adam olmayı sevdik vesselam…

Her şeyi bildiğini, hükmünün dilediğine geçeceğini, elinin her istediğine uzanacağını sananlarımız oldu. Ta ki aldandık; kanlı eylemlerle milliyetçiliği en güçlü slogan haline getirenlerimiz, cana kast edenlerimiz oldu. Devletin bekasını koruma adına korkunun efendilerinden nemalananlarımız oldu. Dış güçlerin ekmeğine sürülen yağ olmayı sevdik vesselam…

Ne yolsuzlukları, ne vurgunları ne de hortumlayanları sorguladık. Ne faili meçhulleri ne de üç noktayla sonunu getiremeyeceğimiz olayları aydınlatabildik. Ne zaman beynimize kan gitmeye başladı rejimsel yeni tehdit unsurları oluşturanlarımız oldu. Dolayısıyla, her daim tehdit unsuru oluşturanların, bu tehdit unsurlarından ceplerini nasıl şişirdiklerini düşünemedik hiç!

Kürtçe konuşanları dağda Mehmedimizi vuran hain el saydık/sandık. Yüzyıllardır aynı toprakta çeşitlenen kültür coğrafyasının emanetçileri olduğumuzu bilemeyecek kadar cahil kaldık.

Giyinme biçimlerine göre gerici dediğimiz kardeşlerimiz oldu. Başörtüsüne kime moda dedi, kimi siyasal bir simge. Açılmaları için ikna odalarımız oldu, neden örtündüklerini sormaya gerek duymadan!

Kardeşi kalleşçe fişleyenlerimiz oldu sonra. Her defasında demokrasiden dem vuranlarımız ayrıca. Ve irtica avında avladığımız masumlarımız. Düşünce özgürlüğüne koyduğumuz yasaklarımızla hapislere kapattığımız güvercinlerimiz bir de…

Bizden (kardeşlikten) olmayanlarımız oldu vesselam.

Biz, biz olamadık.

Biz, bir olamadık vesselam…

22 Kasım 2007 Perşembe

Kardeşlik Kırıntılarının İzinde…

Yaratılıştaki Harikuladelik

Hayat perdesi aralanıp gözlerimizi açtığımızda her biri birbirinden farklı gözbebeklerinden görmedik mi kainatı? Her biri farklı parmak uçlarıyla hissetmedik mi yaşamı, farklı izler bırakmadık mı dokunduklarımıza? Her biri birbirinden farklı mizaçlarla ben'den ötekini algılamadık mı ilkin?

6 milyar farklı insan sahne almıyor muyuz aynı dünya üzerinde 6 milyar senaryoyla her gün? Bunca farklılık içinde kaç farklı yaşamla öpüştüğümüzü saydık mı herhangi bir gün?

Peki neden kaderdenk noktada yaşam iksirimizin şifresini oluşturan rakamlardan biri öteki’nin yaşamının içinde bir giz?

Hem, neden kimimiz beyaz, kimimiz zenci? Neden topluluklara ayrılmışız doğuştan? Kimimiz neden Türk, kimimiz neden Kürt?

Peki neden demişler insana “mikro alem” evrene de “makro insan” diye?

İşte kainatın dizininde, varoluşun membaında, çokluğun birliğinde kardeşçe değil mi her şey, kardeşliğe uzasın diye değil mi şu yollar?

İki Metrekareden Fazlası Değil..

Bu dünyada kendini bulmadı mı ya da kendinden yitirmedi mi insanoğlu? Buldum sananlar bulduklarıyla aldanmadılar mı? Oysa her şey emrine amade kılınmamış mıydı zaten. Kainat sofrasında ne yaratmıştı ki; bunca sahiplenir olmalarda nice aldanışlar hezeyanına gömdü ruhunu insan.

Kibirden abideler yarattı kendine. Emanete en büyük hıyaneti etti. Kardeşini bırakıp malına, mülküne, tahtına sarıldı… Bütün bunları koruma adına niyet okuyup hükümler verdi… Korktukça kaybetmekten korkusu daha da büyüdü…Yüreklerindeki korkuyu hınçla ateşleyip namlunun ucundan kardeşe kin kusan Firavun zihniyetli dimağlar yaratıldı özenle.

İlkin en yok edici silahları üretmek için sıvandı kollar. Suni gülümsemeler ince bir derinin altında gizlendi sinsice. Hain planlara tokalaşarak, kağıdın en beyaz noktasına kirli elleriyle imzalar düşüldü. Şer güçler dört bir yanda kurulu planlarını yüksek bir tepeye konuşlanarak; bu panaromik kanlı manzarayı izlemek için oturdukları yerden düğmeye bastılar.

Sonra, ruh semasının bütün yıldızlarını birer birer vurup söndürdüler. Kayan yıldız değil, alnından vurulan kardeşliğin ta kendisi, tarihin en kara noktasına düşen kıpkırmızı kan idi!

Yürekleri için için yiyen üç günlük dünyanın tek kullanımlık zevklerine peşkeş çekilen kardeşlik ve kardeşçe yaşamak oldu. Oysa hiçbir bedene dar gelmedi iki metrekarelik alan…

18 Eylül 2007 Salı

Bir Ömür Ramazanlaşasım Geliyor

Geceler daha füsunlu, aşk derecesinde sevilecek zaman dilimleri. Gündelik işlerle arama bir mesafe girdiğini hissettirdiğinden belki de. Zamandan ve mekandan sıyrılarak farklı bir buuda geçiş yeri. Daha sakin, daha dingin sanki bünyem. Dudağım kendiliğinden tebessümde.

Uzun zamandan sonra bu saatte kalkıyorum. Uyku mahmurluğunu atmak için kuvvetlice geriniyorum. Hep birlikte sofrayı hazırlıyoruz. Soframız gibi muhabbetimiz de şen. Vakit daralınca ilk günün telaşıyla ne var ne yok mideye boca ediyorum. Dişlerimi fırçalayıp odama çekilmeden evvel elemsiz bir lezzetin tadı var dudaklarımda.

Yaşamın kıyıda köşede kalmış değerleri alacakaranlıkta peyda ediyor. Aldığım her nefes gibi değerini bilemediğim hayat bir kere daha kollarını açmış "yeter ki sen de sarıl" diyor boynuma. Kesintisiz bir dua hali hasıl oluyor ellerime. Açtıkça göğe yükselecekmiş gibi. Dua ettikçe mesafeler kısalıyor. Çarçabuk kendimden sıyrılıp dünya oluyorum. Üzerimdeki her bir insana ayrı dualar yolluyorum.

Zaman işe gitmem gerektiği zırrrrlayarak ifade edince tekmeyi yiyorum evden dışarı. Merdivenleri ceylan gibi sekerek inerken bir yandan da Cihangir kedilerine pisi pisi yapıyorum. Sabahın erken saatlerin bir neşe bir sürur Kabataş’ta. Deniz capcanlı. Bugünün güzel bir gün olacağını müjdeliyor doğa.

İşte zaman hızlı geçiyor. Öğlen olmuş bile. Kafamı masamın üstüne koyuyorum. Hafif bir uyku hali… Rüyamda üstündeki elbiseler epey yıpranmış fakir bir çocuk; ağlamaktan kızarmış gözleri.
- Aç mısın? diye soruyorum.
- Evet, diyor.Dolaptan bir şeyler getiriyorum yemek için. Yemiyor. Yüzüme bakıyor. Bir şaşkınlık hali bende. Neden yemiyorsun diye soruyorum? Cevap vermiyor.
- Aç değil miydin?
- Evet.
- Beğenmedin mi?- …
- İstediğin bir şey varsa söyle alıp geleyim. Lütfen söyle.
- Ağzının ucundan belli belirsiz bir sözcük taşıyor dışarı “Sevgi”.
O an uyanıyorum. Kayboluyor minik çocuk. Anlıyorum ki sevgiye o da, ben de, bütün bir kainat da açız.

Mesai bitiyor… Vücudum henüz ilk günün verdiği yorgunlukla baş etme derdinde. Kapıdan dışarı attığım anda kendimi, temiz hava çarpıyor hücrelerime. Daha iyi oluyorum. Bir kedi ilişiyor gözüme ağzındaki et parçasıyla birlikte. Takip ediyorum göz ucuyla ürkütmeden. Bir de ne görsem, yavrularıyla paylaşıyor. Anlıyorum Ramazan’ı, anlıyorum açken dayanışmanın kıymetini. Daha bir sevgiyle kabarıyorum. İnsan olmanın verdiği hazla daha çok seviyorum kainatı ve içindeki zerratı. Aceleyle atlıyorum sarı dolmuşa, “acele Kadıköy’e” der gibi.

Sema kızıla çalarken Kadıköy’den Boğaz’ın mavi sularına dalıyorum. Birkaç kürek darbesiyle yarılıyorum boğazı. Ne kadar hızlı olsa da bir o kadar aheste. Eminönü’de soluklanıyorum. Tatlı bir iftar telaşı. Turistler için kuşyemi satan yaşlı teyze hala Yeni Cami’nin önünde. Kuşlar onun eteğinde. Yaşlı ayakkabı boyacısı Cemal Usta derin düşüncelerde; birinin daha hayallerine cila vuruyor. Pide kuyruğunda tesbih taneleri gibi dizilmiş insancıklar, her biri şükreder. Lokantalar hınca hınç, herkes yerini almış dakikalar sayılmaya başlanmış. Kare kare fotoğraflıyor gözlerim yaşamın her kesitini. Bu an’ı da sarıp sarmalayıp beynimdeki en güzel klasörde arşivliyorum.

Enstrümantal bir parçadaki gitar tınısı yüreğim. Zihnim berrak bir deniz. Tepeden tırnağa sevgi doluyum. Taşmak arzusuyla kalabalığa karışıyorum. Şerbetçi gibiyim ağızlarda tat bırakmak niyetim.

Karnımdaki gurultulardan vaktin yaklaştığı aşikar. Hemen iftar kuyruğuna :) Ayşe Teyze’nin, Cemal Dayı’nın arkasına ben de sıralanıyorum. Yolunu mutluluğa çıkartmaya söz veren Safranbolu’nun dar ve sırlı sokakları gibi iftar kuyrukları da kıvrıla kıvrıla sevgiye uzuyor. Kuyruktaki -her kesimden- insanların çehreleri biraz sonra yanacak minarelerdeki mahyalar gibi, ışıl ışıl. Evlerde başlayıp mabetlerde yankı bulan, çarşı-pazar dolaşıp sofraları coşturan bu sevgi halesi gönülleri öylesine yumuşatıyor öylesine kaynaştırıyor ki, bir ömür ramazanlaşası geliyor insanın.

Barış ve kardeşlik dualarıyla açıyoruz ilk iftarı. Minareden yükselen sedayla çadırı dolduran yüzlerce insanın ağızlarına götürdükleri lokmalarla açıyorum orucumu. Önümdeki çorbanın dumanı tütedursun bir yandan, gönlüm bu manzara karşısında buğu buğu... Ağzıma attığım minik zeytin tanesi boğazımda düğümleniyor. Böyle bir mozaiğin örgülendiği bir sofrada bulunmak ne hoş bir nimet. Ne hoş sevgi sofrasına oturmak ve kaşıklamak kardeşçe…

Vuruyorum kendimi yeniden yola. Ağır ağır çıkıyorum yokuşu. Ara sokaklarda insan manzaraları… Yıllar her ne kadar belini bükse de İhsan Amca özündeki mana ve ruhu kavrayıp yeniden gençleşmiş ve dinçleşmişçesine “vira bismillah” diyor yaşama. Ardında ballar balı Zehra Ninemle birlikte yollar usul usul teravihe akıyor.

Bir tatlı vuslat anı Süleymaniye avlusunda. Karşımda bir şölen ihtişamıyla beliriyor, dilimden inci mercan dökülüyor. Bu nasıl bir görkem Allah’ım. Padişahlar gibi buyur edilsem de ana kapıdan içeri, bu haşmet karşısında boynumu büküyor ve saygıyla atıyorum adımımı içeri. Dışarının büyüsü içeride daha da yoğunlaşıyor. Süleymaniye de ilk günün cezbesine kapılmış. İçerideki kandillerden çıkan ışık huzmeleri helezonlar çizerek dualarla birlikte kubbede “bir” oluyor. Ne hoş bir kez daha sevgi sofrasına oturmak ve kaşıklamak kardeşçe…

Bitmeyecek gibi sürse de gece, o da tükeniyor. Cihangir benim için bir başka güzel. Yolumu uzatıyorum, sokakları kolaçan ediyorum. Her şey aynı güzellikte. Eve gelince soyunup dökünüyorum. Bir bardak çay kapıp terasa çıkıyorum. Tarihi yarımadada bugün yaşanılan güzellikler için teşekkür ediyorum…

Efendim hayırlı Ramazanlar.Sevgiyle, Sevgiliyle, bereketle, ağız tadıyla…

Gördüğünüz Düşten Öte olsun… Sevgilerle :)

Müzik: Ömer Faruk Tekbilek - Last Moments of Love
Foto:
asunsal

11 Eylül 2007 Salı

Sınırlar Kalkıyor Roller Değişiyor

Annelerimizden babalarımızdan çokça dinlemişizdir; mahallenin tek televizyonuna sahip olunan evinde bütün çevre ahalisinin toplaşıp tv izleme seanslarını. Odanın içinden kapı dışına taşan kalabalık, ayakta yer bulduğuna sevinenler, pencere pervazından içeriye bakmaya çalışan kafalar, program başlar başlamaz otomatik olarak şişşştt sesi çıkaran sükunet memuru birkaç kocakarı… Her ne kadar bu enteresan zamanlarda yaşayamamış olsak da tek televizyon kanalının olduğu günleri, İstiklal Marşı ile günü merhaba deyişimizi, hafta sonu pas geçemeyeceğimiz –elimiz mecbur- Pazar konserlerini, akşam yayın sona erdiğinde yatmamızı emreden diiiittt sesi ve koca bir saatin olduğu ekrana bakarak saniyeleri saydığımız günleri –arkadaşlar arası TRT’ye göre ayarlı, saniye şaşmaz tavırlarımızı- bilmem anımsamayan var mı?

90’ları başında ilk özel TV’nin yayın hayatına başlamasıyla birlikte çok geçmeden evdeki televizyon bir iken iki, hayatımızın çeşnisi de bir iken bin oluverdi. Pembe dizilerden eğlence programlarına, hatta yayın arasına giren reklamlara kadar renkli kutunun müdavimi olduk milletçe.

Reklamlarla birlikte, evin beyi akşamı edip eve dönüş yolunda hanımın isteklerini yerine getirmek üzere kasaptan yarım kilo kıyma, manavdan birer kilo domates-salatalık ve fırından aldığı 3 ekmek ile birlikte televizyonda izlediği “Akşama babacığım unutma Ülker getir” reklamıyla fileye birkaç da bisküvi atması gerektiğini hatırlatıyordu.

2000’li yıllar gelip çatınca bir yer değişimi olmuş, tatminkar tüketici çoktan göçmüştü bu diyardan. İşte bu noktadan sonra reklamlar artık sıradan gelmeye başladı, canımız sıkıldı. Reklamcılar bu tavrımıza rota değiştirerek yanıt verdiler. Evde ekranın başından kendimi attım, artık reklam bombardımanından azade yaşamaya başladım diyemeden açık hava reklamlarına, e-posta kutularımızı dolduran reklam içerikli maillere, ağzımızın tadıyla çetleşmeye niyet etmişken pattadanak ekranda bitiveren internet reklamlarına maruz kaldı bünyeler. Hatta son dönemde popülaritesi yüksek olan gerillalar ile resmen meydan muharebesinde üzerimize gelmekte dört bir yandan markalar.

Web 2.0’ı dünyamıza seve seve buyur ettiğimiz andan itibaren reklamcılık dünyasında da roller değişmeye, sınırlar kalkmaya başladı. Birçok sektörde olduğu gibi reklamcılıkta da tüketicinin sözü artık gür çıkıyor, hatta gür çıksa iyi.

Ramazan davulu gibi dört sokak öteden hoş bir sada geliyordu kulağa ilk önceleri. Ne zamanki davulcu bizim sokakta bitiverdi, o zaman uykuları kaçmaya başladı şirketlerin. Anlaşıldı ki, tüketici; ben hem söylerim hem çalarım hem de oynarım diyor. Tüketici yıllardır ağıt yaktığı sazı elinden bıraktı. Artık birer birer davulu ellerine başladılar, henüz eline davul almayanlar halaya iştirak etmekte. Haberiniz ola :)

Alternatif mecraların önümüzdeki yıllarda artacağından şüphe duymuyorum, sadece neler göreceğiz merakla bekliyorum. Tabiî ki alternatif mecraların sınırsız olduğuna inanmak aptallık olur. Aynı zamanda bunlar hızla tükenmekte olacak -şimdiden tüketmeyiz zaten. Dolayısıyla yeni yöntemler geliştirmek son dönemde teknolojinin verdiği imkan ve oluşan yeni hayat tarzıyla hem daha kolay hem daha benimsenebilir.

İnternet kullanıcıları için web 2.0 bir devrim niteliği taşıyor. Yüzlerce insanın kafasındaki fikir web 2.0 ile beraber hayat buldu. Bu fikirlerin internette adeta niş pazarlama vakalarına dönüştü.

zooppa.com da viral kampanyalara dönüşebilecek reklam filmi yapma olanağı sağlıyor. Burada yeni reklam yöntemi ile reklam izleyenler artık reklam yapanlar oluyor. Sevdikleri markalarla ilgili kafalarındaki fikirleri uyguluyorlar. Dolayısıyla hayranı olduğu markaları viral kampanyalarla duyurma şansını elde etmiş oluyorlar. Kendilerine saçma gelen reklamlara karşı farklı bir çığır açıyorlar. Aynı zamanda Zooppa ile kullanıcılar sanal dünyada lovemark oluşumuna büyük katkı yapacak gibi gözüküyor.

Yaptıkları reklam ile kendi hikaye veya kurguyu yansıtabilme özgürlüğü insanları farklı bir tatmin düzeyine çıkarıyor. Önüne servis edileni yemekten sıkılan bireyler kendin pişir kendin ye yöntemini internette çok seviyor. Bunu eğlenerek yapmak ayrıca bir zevk veriyor. Hele bir de para kazandıklarında kelimenin tam anlamıyla “tadından yenmiyor” :)

Bu durum aynı zamanda markalara da yarıyor. Markalar çağının birçok gönüllü savunucusu kendi isimlerini birbirleriyle yarışırcasına duyurmaya çalışıyor. Markalar için ekstra bonus :) ürünü kullanan hatta ürünle özdeşleşen tüketicinin yaptığı reklam çok samimi ve içten kabul edilmeyi kolaylaştırıyor. Heyblog yazısındaki gibi insanlar bir şey almadan önce veya karar aşamasında bunu fazlasıyla araştırıyor. İşte bu noktada zooppa niş bir alana ilaç gibi gelebilir. Göreceğiz..

Bu yöntemin geleceği nedir ne değildir, kestirmek pek kolay değil. Fakat yeni yaşam tarzları, gelişen teknoloji, insanların değişen ihtiyaçları zooppa’nın geleceğini bence parlak kılıyor. Aynı zamanda ilerisi için düşük maliyetli bir uygulama reklamverenlerin de işine gelmez değil.

Aynı zamanda işte size Türkiye’den bir örnek;
www.reklamyarat.com Henüz amatör bir başlangıç olsa da ben yapanların emeğini takdire değer buluyorum.

Sanırım gelecekte “zap”lamasak da “zooppa”layacağız kesin :)

Katkılarından dolayı Sevgili Yüce Zerey’e teşekkürler.

10 Eylül 2007 Pazartesi

Aklımızda Futbol Kalbimizde TÜRKİYE

Son yıllarda yaptığı sponsorluklarla Türk sporunun en büyük destekçilerinden biri konumuna gelen Ülker Grubu geçtiğimiz Haziran ayında Türk Futbol Milli Takımlarının 5 yıl süreyle ana sponsoru olmuştu.

Türkiye’nin en çok reklam veren şirketlerinden olan Ülker, yaptığı reklam harcamaları bir yana, kalitesiz kurgu ve basit (belki saçma) prodüksiyonlarla birçok kimseye "bu şirketin çöpe atılacak çok parası var" diye düşündürüyor. Evet birçok kez ben de aynı düşüncede olsam da Ülker son reklam filmiyle bir taşla sayamayacağım kadar olumlu harekette bulunmuş.

Futbol ülkemiz için yalnız hafta sonları izlenen bir spor değil, hafta içi yayınlanan tartışma programları, sokakta, bakkalda, kahvede getirilen yorum ve yapılan kritiklerle her haftanın en önemli gündemleri arasında. Sahip olduğu markalar ve ürün gamıyla tüm Türkiye’ye hitap etmek isteyen Ülker, “AKLIMIZDA FUTBOL KALBİMİZDE TÜRKİYE” sloganı ile marka konumlandırmasını başarılı bir şekilde gerçekleştiriyor. Slogan basit ama çok net ve hedefini on ikiden vuruyor. Milli duyguları reklamla birlikte tatlı tatlı gıdıklıyor.
Tüm Türkiye’nin markası olmak demek, halkın markası olmak demek. Halkın markası olmak demek, algılarda halkın sporuyla yer etmeyi bilmek demek. Ülker bunu reklamdaki minik çocukla –Turkcell’in yaptığı gibi- duygusal bir bağ oluşturarak kullanmış. Aynı zamanda algılardaki imzalı top kavramını bu sefer hayranı olduğunuz halk size sevgisini göstermek için bu topu imzalayıp size yolladı; Kapıcı İhsan Amcadan Taksici Ömer Abiye, pazardan dönen vatandaştan plazada işten çıkan beyaz yakalılara kadar “sevgimiz ve desteğimizle arkanızdayız” mesajı reklamda içten ve samimi olarak çok güzel ifade ediliyor.

Duygusal bağ demişken reklam müziği de gayet güzel olmuş- her ne kadar Garanti’nin sucu çocuğunu çağrıştırsa da.
A Milli Futbol Takımımız katılamadığı son iki turnuva gibi bu elemelere de katılamazsa Ülker için de hezimet, katılırsa hepimize festival :)

Bravo Ülker. Kaliteli işlere alkışlarımla beraber teşekkürler…
Haydi Milliler top şimdi sizde yüzümüzü güldürün :)

7 Eylül 2007 Cuma

Vestel, Manisaspor'a Görüntü Vermeyecek

Trabzonspor-Sivasspor maçında çıkan olaylardan sonra spor gündemi geçen hafta Trabzonspor’un alacağı tarihi cezayı merakla bekledi. Açıklamanın ardından kararla ilgili tartışmalarla olaya yeni bir boyut kazandırıldı. Spor kamuoyunu şok eden asıl haber ise Vestel Manisaspor-Galatasaray arasında oynanan müsabakadan sonra Vestel Grubu’nun Manisaspor’a yaptığı sponsorluk desteğini çektiğini komik bir şekilde açıklaması oldu. Gerekçeleri şuydu; Trabzonspor-Sivasspor ile geçen sene oynanan Vestel Manisaspor-Sakaryaspor maçında verilen cezaların adil olmayışı ve futbolun kirlendiği.

Günseli Özen Ocakoğlu’nun şu tespiti futbol adına bu komik gerekçenin perde arkasını tamamen aralıyor: “2005-2006 sezonunda Vestel Manisaspor’un Fenerbahçe’yi 5-3 yenerek şampiyonluk yolunda büyük darbe indirmesinden sonra Vestel ürünlerinin satışlarında başlayan ve % 20 ye ulaşan düşüşler. Vestel’in sponsorluktan çekilmesinin en önemli nedeni budur.”

Markalar sponsorluk faaliyetleriyle hedef kitle üzerinde ürün/marka bilinirliğinin oluşturulması, markayla duygusal bir bağ geliştirilmesi ve bunun satışa yansımasını arzu ediyorlar. Fakat yüreği futbolla atan bir ülkede futbol takımına sponsor olmak ne derece doğru?

Futbol taraftarlığının fanatizm derecesinde olduğu ülkemizde markaların (şirketlerin), futbol başta olmak üzere spor yatırımlarında daha dikkatli olmaları gerektiği aşikar.

Geçen hafta vitrinde Fenerbahçe Spor Kulübü’nün piyasaya sürdüğü altın kaplama cep telefonunu gördükten sonra dünyanın en ünlü spor yazarı Simon Kuper'in dediği gibi "Futbol asla sadece futbol değildir" sözü bir kere daha aklıma geldi. Takımlarımız geç uyansa da ülkemizde de artık futbol bir endüstri. Taraftarlık artık yeşil sahaların dışına çoktan taştı. Fenerium mağazasının 2006 yılı cirosu 20 milyon doların üstünde olması, yıllık 300 bin adet forma satış rakamlarına ulaşması da bunu göstermiyor mu?

Vestel markasını zedeleyen en büyük handikap; Türkiye’nin %90’nının tuttuğu üç büyük takımı özellikle kritik maçlarda mağlup etmek. Bir diğeri de yenildiğinde spor basınında çıkan absürd futbol manşetleri. Burada şehrin takımının önüne geçen marka ismi, ters bir durumda kendine kalkan olabilecek herhangi bir şey bulamıyor. Spor kamuoyu, taraftarlar, yorumcular vs. Manisaspor demekten çok takım ismini Vestel olarak kullanıyor. Dolayısıyla zihinlere kazınan isim, algılarda marka olmaktan çıkıyor, hedeflerin odağı oluyor. Yani Vestel yense suç yenilse suç :)

Buna futbolcuların oynadıkları reklamları da katabiliriz. Alex’in saçını Finansbank’ın logosu şeklinde kazıtıp rol aldığı reklam filmi piyasaya çıktığı gibi kayboldu, çekildi desek daha doğru olur. Markalar burada şöyle bir yanılgıya düşüyor, sempatik oyuncularla ürünlerinin reklamı sempati toplar. Belki oynadığı takımın taraftarınca evet. Fakat karşı tarafın taraftarlarında ise sadece antipati, hatta nefret uyandırabilir.

Bir de ünlü sporculara verilen sponsorlukta yine aklıma gelen isim Süreyya Ayhan ve sponsoru talihsiz Vestel :) Atletizmde geçtiğimiz yıllarda aldığı başarılı sonuçlarla ülkemizi onurlandıran Süreyya’ya Vestel sponsor olmuştu. Sporcu belli bir süre başarılarına devam etti. Yaşadığı sakatlık ve medyada çıkan haberlerle şu anda hafızalarda silinmek üzere. Fakat o dönemde tırnaklarıyla kazıyarak başarıyı kovalamış bir sporcunun antrenörü ile evliliği toplumumuzda hoş karşılanmamış ve yine isimle birlikte anılan Vestel’in de marka imajını sarsmıştır. Vestel sposorluğunu geri çekse de olan yine talihsiz Vestel’e olmuştur maalesef.

Peki ülkemizde deliler gibi sevilen futbol için sponsorluk ne şekilde olmalı. Bunun en iyi örneği benim için Turkcell. Her takıma eşit mesafede durması, süper ligin isim hakkını alarak bunu perçinlemesi, aynı zamanda milli takımın sponsoru olması… aklıma gelenler.

Son örnek ise Ülker. Üç büyüklere verdiği forma reklamı, yabancı transferlerinde sponsorluğu, aynı zamanda milli takımın geçtiğimiz günlerde sponsorluğunu alması; yine basketbolda Fenerbahçe Ülker, Galatasaray Cafe Crown ve Beşiktaş Cola Turka ile yaptığı sponsorluklar başarılı örnekler olarak karşımızda duruyor.

Unutmamalı, “Futbol asla sadece futbol değildir”.

4 Eylül 2007 Salı

Fawori'm Değilsin

Dün akşam misafirlikte bulunduğum esnada izledim Fawori reklamını. Muhabbete ara verdiğimiz bir anda internet imkanı da olunca merakım aksiyona dönüştü. İnternette aşağı yukarı ne varsa okudum markayla ilgili.

İlk reklam kısaca; alışık olmadığımız bir kurgu ve ucuz reklam maliyeti ile bana gayet başarılı gözüktüştü. Reklam ekranlarda kendini izletebildi -en azından benim için öyle oldu :)

Büyük markalar arasında mütevazı bir markayız imajının yanında yeni ve dinamik bir markayız, yeni ürünümüz (ar-ge) seramix ile boya konseyinde biz de varız mesajını gayet güzel vermişlerdi. Nesnel eşleşme de kanımca doğru uygulandı. (Kurtlar vadisi/konsey ile boya piyasası). Bunda ne var diyenlerimiz olabilir fakat algılara kazınmış bir kod var ki inkar edilemez ve Fawori tutup buna bir link atıyor. Zihinlerden yer çalmanın sanıldığı kadar kolay olmadığında hemfikiriz sanırım. O yüzden doğru bir strateji diyorum.

Özetle ilk reklam ile ben kimim?, diğer markalar arasındaki yerim nedir?, farkım nedir? bunu net olarak izleyiciye sunuyor.

Fakaaaaat!
Dün akşam izlediğim ikinci reklam marka için tam bir çuvallama işi olmuş. Yine konsey toplanmış, ortada ulvi bir görev var, bunu kimin halledeceği tartışılırken, bizim tüyü bitmemiş çömez Faworimiz babaların yanında almış laptopu kucağına sanal alemde gezintide. Olayın ciddiyeti bu mudur yani :)

Reklamın son kısmında yerdeki parkeleri de biz yaptık diyor, yahu ne alakası var. Ah çömez Fawori, babaların yanında bu pot kırmanın ne alemi vardı şimdi. Sen boyanı anlatsana. Hırdavatçı dükkanı mısın? (Dikkat et !Orası bi konsey. Harcarlar adamı!) Boya satıyorum ama gelmişken parkeleri de benden alın demenin -en azından- şu an ne gereği var?

Mamafih bu reklam benim Faworim değil.

1 Eylül 2007 Cumartesi

TT'nin nesi Net

TTNet'in Mazhar Alanson ve Biricik Suden'li reklam filmlerini izlemeye devam ediyoruz. Aslında bakarsanız ben ekranda her gördüğümde ne anlatmışlar da ben atlıyorum diye kanal değiştirmeden tekrar tekrar izliyorum. Fakat ne muammadır ki henüz herhangi bir ayrıntıyı da yakalayabilmiş değilim. Mazhar Alanson'un hatrına da izlenilecek gibi değil artık..

Ülker'in reklamlarındaki kaliteyi sorgularken TT'nin yaptığı pes dedirtici cinsten. İnternet yahnisi ile mide bulandıran reklam silsilesiyle bakalım daha ne saçma senaryolar izletecekler bize.

TTNet Formülasyonu:

abidik gubidik bir reklam senaryosu + karizmadan yiyen bir ünlü + ünlü olmadan kıymet ifade etmeyen bir ünsüz = birşey anlayamadığıma kafayı takmamam gerektiğini anladığım reklam şeyciği..



TTNet için ekşi sözlükte yazılanları okuyunca konuya üstünkörü değindiğimin farkına vardım. Siz dilerseniz daha fazlası için buradan buyrun

31 Ağustos 2007 Cuma

İş Bankası: 83. Yıl

İş Bankası'nın gazetelerde tam sayfa çıkan reklamlarındaki sayılara çok anlam veremedim ilkin. "Bankacılık sadece reklam işi değildir" dese de ilan, ben sayfanın neredeyse tümünü kaplayan rakamlarda bir hinlik aramadım değil.

TV reklamı ise son günlerde izlediklerim arasında üst sıralarda. Kiminiz ne var ki canım, düz bir reklam diyebilir. Fakat burada Türk izleyicisi -dolayısıyla tüketici- için önemli noktaları reklamda bir araya getirerek ekrana yansıtmak son derece önemli.

Bunlardan ilki, halk olarak nesnellikten hoşlanmamız. Nasıl alışverişte tüm reyonu al aşağı eder didiklemedik ürün, pazarda tezgahta ellemedik meyve bırakmazsak, şirketlerin de biz en başarılı şirketiz demelerinden daha ziyade kardeşim biz 2000 yılından bu yana % 908 büyüdük demelerini yeğleriz.

Diğeri reklamdaki kurgu. İzleyiciye tüm bunları söylerken adeta okşamak tatlı tatlı. Duygulara seslenmeyi ihmal etmemek. Yine "sizlerle birlikte" mesajını vermek.

Bir diğeri bu kurguyu anlatım etkinliği. İzleyicinin somut olarak algılayacağı netlikte hitap etmek. Doğru nesnel eşleşmelerle algısına oturmak.

Son olarak Haluk Bilginer'in tok sesi İş Bankası'nın kurum kültürünü -ciddiyet, statüko, statik olma- yansıtsa da bankanın kült müşterileri açısından güven tazeler nitelikte.

27 Ağustos 2007 Pazartesi

Cafe Crown: Buzzz

Geçtiğimiz günlerde Yüce Zerey'in kişisel blogundaki Buzzz reklamıyla ilgili eleştirisini okuduktan sonra briefistan'da yine aynı reklamla ilgili nebhucadnezzar'ın yazdığı "Cafe Crown Reklamında Sürekli Buzz Diyen Kız" yazısını keyifle güle güle okudum. Ben de buradan bir kısmını paylaşıyorum, devamı nebhucadnezzar da..

Güneşin 90 derecelik açıyla acımadan insan vücudunu kavurduğu bir günde serinlemek için buz gibi soğuk su içmek yada buz gibi bir cola içmek yerine gündüz vakti kılıksızın birinin "bi cafe cafe crown arası, hemde buzlu" gibi enteresan teklifini geri çevirmeyen güzel ama güzel olduğu kadarda beleşçi bayan.

Üstünde ki askılı kolsuz pembe tişörtü, altında ki krem rengi kaprisi, dalgalı saçları uzun sayılacak derecede ve hafif yanmış o esmer teninde ki esmer gülümsemeyle uzaktan bakıldığında çok masum "bakmaya bile doyamayacağın bir hatun" imajı sergileyen hayallerimin kadını sana sesleniyorum. Ya sen susayınca ne içeceğini bilmiyorsun ya da o kadar beleşçisin ki beleş olsunda isterse zehir olsun mantalitesiyle hareket ediyorsun. Ayrıca adını bilmediğim o yere geldiğinde serinlemek için giriştiğin mücadelede biraz komik. Asfaltta yumurta pişirecek sıcaklığa ulaşılmış bir günde sen her tarafın terli bir halde gelmiş ve yine güneşin tam ortasına oturmuşsun, daha önce ne yaptığınla hiç ilgilenmiyorum bile ama belli ki çok yorulmuşsun ve kan ter içinde kalmışsın. Neden gidip tekrar güneşin tam altına oturup sonrada bu durumdan rahatsızmışsın gibi görünüyorsun anlam veremiyorum. Etrafında gölgesinden yararlanacağın hiçbir şey bulamadın mı? Aslında ilk oturduğunda gölgede oturuyorsun ama sonra ne oluyorsa "cafe crown'un" müthiş tadıyla kendinden geçiyorsun herhalde.

Başlarda çocuğa pas atmaman çok hoş aslında. Arada tam olarak 2 tabure ve yaklaşık 2-3 metre fark bırakarak oturman hayranların tarafından alkışlarla karşılandı. gayet cool ve dünyayı takmayan tavrınla gelip taburene oturuyorsun, belli ki 5 dakika oturup gideceksin, çünkü ne sağına ne soluna bakıyorsun. Bir şeyler içecek insan oturduğunda "nerede lan bu garson" diye etrafına bakar ve garson hala görünmezse hafiften hafiften sövmeye başlar.

Geçelim reklamın çapkınına, çapkın diyorum çünkü kıza bakılarak yorum yapıldığında o tiple kızı tavlaması zor göründüğü halde birkaç artistlik hareket yaparak ve kendinden emin tavırlarıyla kızı etkilemeyi başarmıştır. Takdir edilesi, hemen akabinde eli öpülesidir. Elinde koca bir bardak kafe kıravn yudumlayıp plaja kesik atan bu ağabeyimiz bir yandan da oturduğu taburede bir sağa bir sola sallanmaktadır. O halinle hiç de sempatik görünmüyorsun haberin olsun, koca adamsın ama 5 yaşında ki çocuk gibi elinde içeceğinle sallanıp duruyorsun. bir tek burnunda ki sümük eksik valla. Onu da ilkokul çocukları gibi o masanın altına sürmüş olabileceğinden şüpheleniyorum. Asker yeşili body ve altında ki beyaz kaprinle çok da tarz duruyorsun aslında. Başlarken de demiştim kızın yanında biraz çirkin kalıyorsun diye ama giyim kuşam ve tarzın kurtarıyor işte.

Gelelim o müthiş teklifin yapıldığı sahneye. Allah'ım o nasıl samimiyetsiz ve ruhsuz bir tekliftir öyle. Lütfen gençlerimizi yanlış bilinçlendirmeyelim, bu şekilde kız mız tavlanmaz. Yediğin tekme tokat ve işittiğin hakaret yanına kâr kalır.


kesmediyse nebhucadnezzar'a...

25 Ağustos 2007 Cumartesi

Safranbolu: Değer ve Güzel

Serin bir yaz sabahı, geceden kalma uykuda Amasra. Sadece birkaç adam oltasını sallamış umuda. Erken kalkıyoruz, başka bir güzeli ziyaret sebep. Kuşna Pansiyon’un tavan arasından denize uzanan minik odasında son demler. Doğal yetiştirilmiş domates, salatalık, biber… kahvaltı yapmak bir güzel bir güzel. Nevin Teyze’nin de espirileri, kendine şirinlik katan tontoş yanakları, güleç yüzü ve eli kadar çalışan tatlı dili güne merhabamız oluyor. Akşam İtalyanlarla yaşadığı maceraları birer birer sıralayışı kahvaltı boyunca fonda çalan nihavend makamı müziğimiz, kalbe şifa.

Heybeden son eksilen dolan zaman. Geldiğimiz gibi uğurlanıyoruz. Kimse de hüzün yok. Yaklaşık 100 km uzağımızda olan Safranbolu’ya gitmek için Özemniyet Turizm’in önünde oluyoruz tam vaktinde. Biz otobüsle gideceğimi sanırken 18 kişilik bir servis buluyoruz karşımızda. Maceraların ilk sinyali, göz göze geliyoruz Emre’yle. Yol kısa deyip dert etmiyoruz. Yolculuk başlıyor… iki turist, iki kocakarı, bir hanım kız, Cevat Dayı, ben ve Emre.

Biz bizeyiz deyip yayılıveriyoruz koltuklara. Çok geçmeden bir yerde durup birkaç kişi daha alıyoruz. Sonra bir yerde daha aynı şekilde. Üçüncü duruşumuzda Emre yanıma geliyor. Sonrasında her 15 dakikada bir tekrarlanıyor yaşadıklarımız. Safranbolu’ya –daha sonra anlıyoruz- 20 dakikalık bir mesafede bulunan bir köyde duruyoruz. Kapı öyle bir hızla açılıyor ki ardında ne çıkacağı artık sürpriz değil.
Güneşin yaz boyu yaladığı kalın derisinin üzerinde boncuk boncuk terlerle bir zat haykırıyor minibüsten içeri:

— 10 dakikalık ihtiyaç molası çaylar şirketimizden.

Gülüyorum yıl 1987 gibi. Bildiğimden değil ama çaylar hala şirketten, hala gönülden.

İnen iniyor arabadan ama biz olacakları bildiğimiz için kıpırdamıyoruz bir yere. Yeni binenler koltukları boş görerek yerleşiyorlar bir güzel. Biz olacak komiklikleri pusuya yatmış izlemeye hazırlanıyoruz, vallahi kötü niyetimiz yok. Herkes tekrar doluşmaya başlayınca minibüsün içi hareketleniyor. Haklı olarak eskiler yerlerine oturmak istiyorlar. Kaptan olaylara müdahil oluyor.

Eski Yolcu: (Yerini göstererek) Şey, orada ben oturuyordum da…
Kaptan: Orası biletli yolcuların abi.
Yeni Yolcu: (Karısı ve iki çocuğuyla toparlanırken) Homurdanarak kalkıyor.

Taşlar tekrar yer değiştiriyor. Ayakta seyredecek yolcuları da aldıktan sonra hareket ediyoruz. Derken bir el! Tekrar duruyoruz.

Hacı Amca: Yer yok mu?
Kaptan: (Tepkilerden korksa da almaya niyetli) usulen; biletin var mı amca?
Hacı Amca: Yok. Zaten ayakta çok yolcu var.
Yeni Yolcu: Bizim biletimiz var da ne oluyor, diye ikinci kez homurtularıyla Hacı Amcayı destekliyor.
Kaptan: ……
Hacı Amca: Peki, de git hadi.

Ee hayde, gidelim bari. Bu son duraktı inşallah deyip el açıyoruz :)
---
Yolların kesik beyaz çizgisi film şeridi, Anadolu’yu anlatıyor. Neden geldiğimi anlıyorum gönül gözüyle.

Yüreği çapak bağlamayan güzel
Seninle dertleşmeye geldim.
Kapitalist düzene inat,
Yüreğini nadasa bırakmaya,
Seni kara perçeminden öpmeye.
Kardeşçe,
Kardeşçe sofranda bağdaş kurmaya geldim.
Geldim, kabul buyur.
Anadolum.

Anadolum’un kalbi serçe yüreği gibi ürkek, en ufak çıtırtıya gelemiyor, korkudan güm güm atıyor. Hangi ormanım yakılacak, hangi güzelliğimin üstüne taş yığınlar dikilecek diye bu ürkeklik, bu telaş.

Çok değil ben hatırlarım. Daha dün! Yapmayın, etmeyinlere aldırmaz. Söylenenleri umursamaz. Beş dakikalık zevkleri uğruna ırzına geçenler –nasıl bir ironidir ki- bugün bakire kalmadığına homurdanırlar. Her karışı kanla sulanan bağrına gözyaşlarımı salmak var. Hıçkırmak şefkatli koynunda. Salya sümük böğürmek, kızaran gözlerle yüzüne bakıp bakıp helalleşmek.

Biliyorum benden de korkarsın ama -hiç incitmeden- uzaktan seveceğim. Sadece…
---
Çok geçmiyor ki Safranbolu’nun şefkatli kollarındayız. Adını aldığı bitki gibi değerli Safranbolu, gelip görmeye değer.

Çeşmeli Konak’a ilk adım, Safranbolu’ya merhaba. Lobiden alt kattaki salona buyur ediliveriyoruz soluklanmak üzere. Meraklı bakışlarla irdeliyoruz konağı. Hayat yolculuğunun mola duraklarında geriye dönüp ayaklarının teptiği onca yolu muhasebe eden seyyahın gönlü gibi, son derece güzel restore edilmiş Çeşmeli Konak. Etrafta sırıtan bir şey yok. Gözlerimiz dört dönüyor, aynı noktalara defalarca bakıyor. Kaçırdığımız, konuşamadığımız ne varsa dillendiriyoruz. Bu arada çaylar soğuma arefesinde, ılıkça.

Sureten gençleştirilse de yılların yorgunluğu var üzerinde. Tahta merdivenlerden odamıza doğru çıkarken bize hissettirmemeye çalışsa da esnediğini, gıcırdıyor yüreciği. Anlıyorum, kolay değil elbet. Kim bilir kaçıncı kişiyiz. Üst katta genişçe bir hol mevcut. Pencerenin olduğu kenarda sedirler, üzerlerinde oyalı danteller, Anadolu’ya özgü motifli yastıklar ve yerde kilimler. Buradan odalara uzanan kollarıyla buyur ediyor her misafiri yaver gibi güleç bir yüzle içeri.

Gönül seveceği kişiyi bildiği gibi huzura ereceği yeri de hissediyor. Bütün yüklerinden arınmışçasına koyuveriyor kendini orta yere, başlıyor aşkla semah. Dört aylık bebek gibi mis kokuyor odamız. Yayılmadan odaya fotoğraflıyoruz her kareyi. Çift ve tek kişilik birer yatak mevcut olan bu şirin odada Emre büyüklük yapıyor yaşça büyüğüne :)

Yol maceralarından arta kalan yorgunluğu birkaç saatlik uykuyla atıp, salıveriyoruz kendimizi Safranbolu sokaklarını keşfe…

Devamı var :)

23 Ağustos 2007 Perşembe

Sprite: Acımasız Gerçekler

Geçtiğimiz aylarda ülkemizde de yayına giren Sprite'ın Acımasız Gerçekler temalı reklamlarını ekranlarda izlediniz. Benim gibi TV ile arası iyi olmayanlar sanal alemin en sevilen sitesinden -YouTube'dan- daha fazlasını izledi belki de.

"İmaj hiçbir şeydir, susuzluk herşey" diyerek belleklerimize kazınan Sprite bu kez başka bir gömlekle karşımızda.

Küresel ısınmanın paranoya olmadığını idrak eden, yaz sıcaklarını anormal derecede hisseden, barajların dibinin görüldüğü ülkemizde küresel ve yerel markalar brrrr, buzzz, ayssss reklamlarıyla varsın içlerimize kavak yelleri estire dursunlar.. Sprite enteresan bir konumlandırma stratejisi ile tüketicinin algısına oturma çabası içinde. Gazlı içecek pazarında önümüzdeki yılların daha çetin geçeceğini düşündüğümüzde Sprite'ın daha çok tüketicinin zihninden yer çalmaya çalışmasını beğenerek izledim. Beğenerek diyorum, içinde bulunduğumuz zaman içerisinde davulu eline alan tüketicinin önümüzdeki yıllarda istekleri bitecek gibi değil. Naçizane, bunun şu şekilde olacağı konusunda kalbim ve zihnim bana şunu söylüyor:

Geleceğin tüketicisi markalardan samimiyet ve güven bekleyecek. Ha bunları bugün aramıyor mu? Evet belki.. ama hangi marka kendisine o denli samimi???

Sprite'ın reklam kampanyasını beğensem de samimi olmadığını düşünüyorum. Bahsettiği şeyler acımasız gerçekler değil ki hepimizin bildiği şeyler, acıtan bir tarafı yok. Hatta bundan mutluluk da duyuyoruz. Asıl önemli olan Sprite'ın marka vaadine uymayan yanlışlarını itiraf edecek gücü kendisinde bulması ve işte beni acıtan gerçekler bunlar demesi...

izlesene.com üzerinden de kampanyanın içine bizleri de dahil etmelerini yadırgamıyorum elbet. Ne de olsa çok malzeme çıkar. Fakat nasıl acı gerçeklerse (?) güldürecek hepsi bizi. Ayrıca biz bütün bunları seviyoruz da zaten milletçe. Kimbilir belki aramızdan siteye Corporation belgeselindeki gibi muhalif videolar yapanlar da olur, ödül alamamayı göze alarak :)


22 Ağustos 2007 Çarşamba

Nur Yol Duası

Hayatımızı mı basitleştirmeye çalışıyorlar,
basit insan olmamızı mı istiyorlar?

Ağlamak veya gülmek arasında
Gülüp geçmeyi ya da...

3 kulhü 1 elhamı da okuyamayacak olanlar varsa estore, hemalhemsat, siberstore gibi sitelerden ürünü temin edebilir. O okusun siz amin deyin. Yalnız bu ürünün yanında el açan bir aparattta promosyon olsaymış iyi olurmuş. Malum trafikte el açarsanız sizi bu yol duası da kurtarmaz hafizanallah :)
Hayırlı yolculuklar efem...

16 Ağustos 2007 Perşembe

Mülakat Anıları: Bir Başka İnsan Kaynakları

Blogumuzda bir tatil havası var sanıyorum. Paylaşımlarımızdaki düşüş açıkça gözlemleniyor :) Tatillerinizin de heybenizi dolduracak duraklar olmasını dilerim.

Benim bu sefer sizlerle paylaşımım Sevgili arkadaşım Mehmet Erkan’ın yeni çıkan kitabı “Mülakat Anıları Bir Başka İnsan Kaynakları” üzerine olacak.

Günümüz iş dünyası kültürümüze özgü olmayan çeviri garibesi birçok kitapla dolmuş halde olduğu konusunda sanırım sizler de benimle hemfikirsiniz. Sevgili Mehmet alanında ilk kez bu tabuyu yıkarak öğretici ve sıkıcı bir dille değil, öykü samimiyetinde bir üslupla bizlerin karşısına çıkıyor olması bence kitabın okunması için yeterli bir sebep. Mehmet dikte etmiyor, bilmişlik taslamıyor, bu böyle olur demiyor. Nasıl olması gerektiğini bizlerin bulmasını arzuluyor.

Benim en çok hoşuma giden ise yazar ile okuyucu arasındaki mesafeyi kapatma gayretini samimi bir şekilde Mehmet'te görmem. Kendi deneyimlerinin yanında okuyucunun da sahip olduğu nice hikayeyi veya anıyı da unutmuyor. Bizleri http://mulakatanilari.blogspot.com/ blogunda ilginç mülakat anılarımızı paylaşmaya davet ediyor. Bununla birlikte ilk kez bir kitap blog dünyasında tüm okuyucular arasında tartışılmaya, değer katmaya ve bir sinerji oluşturmaya açık hale geliyor. Bunun içinde Sevgili Mehmet bizleri bu güzel oluşuma katkı sağlamaya teşvik ediyor.


Sevgili Mehmet'in iş dünyasında edindiği tecrübeleri edebiyatçı kimliğiyle birleştirerek sadece iş arayanlar ya da insan kaynakları çalışanları için değil, tüm insanlar için zevkle okunabilecek bir eser oluşturduğunu sizler de okuyunca göreceksiniz.

Mehmetcim tekrar hayırlı olsun. Başarıların sürekli olsun.

Sevgilerle.

8 Ağustos 2007 Çarşamba

Gördüğüm Düş Değil!, Düşüncem ve Olması Gereken

Bu sabah saat 6 ya dogru uyandım. Hafif bir ürperti içimde. Bir rüya görmüştüm. Ulkemizde bir savas ilani cikmis ve buyuk bir savasin hazirliklari yapiliyor. Kuzey Irak'a buyuk bir cikartma yapilacak. Ben ve kardesim de ulkemiz icin gonullu olarak cepheye gidiyoruz. Ailelerde buyuk tedirginlik, butun halkta bir korku hakim.

Velhasil cephede sicak catisma icindeyiz. karsi tarafa (aslinda karsi tarafin kim oldugunu tam bilmiyoruz, dusmanimizin kim oldugundan emin degiliz) havan mermisi atiyoruz. hedefi vuruyoruz. fakat onca uzaktan vurdugumuz hedeften kopan sarapnel parcalari uzerimize geliyor. istisnasiz her atisimizda bu boyle. Gelen parcalardan korunmak icin surekli bulabildigimiz uygun bir yere kaciyoruz. nihayet bir parca benim basimin uzerinden geciyor fakat kardesimin bir parmagini kopariyor. onu savas alanindan aliyorum ve eve goturuyorum...

Bu ruyayi nereye yormak gerek emin degilim ama gecenlerde yazdigim yazida Kurt sorununun cozumunun bolgeye yapilacak egitim yatirimlariyla ve meselenin insani bir platformda ele alinarak cozumlenmesi gerektiginden bahsetmistim. iste ruya sanki buna bir isaretti. zorla, savaşla, kavgayla mesele çözülmeyecek; hatta oluşacak bir durumda kardeşin kardeşe düşmanlığı vuku bulacak, mesafeler daha da uzayacak. Sözün özü, eğitimle, sevgiyle, diyalogla zannediyorum kardeşlik bağlarımız daha da güçlenecek.

Sevgilerle

18 Temmuz 2007 Çarşamba

Ez Jı Welatu İnsana Hezdıkım

Yıllar var ki birlikte güler, birlikte ağlardık. Sonraları ayrı güldürdüler, aynılara ayrı ağlattılar. Birbirimizi iyi tanır iyi bilirken, bil(e)mez ve umursamaz olunca, “bilmediğimize düşman olmak” düştü gayrımıza, yine bil(e)meden.

Kendine mağlup olunca ademoğlu herkesi ve her şeyi kötü bilip kara bellemekte. Çok az beyaz olsa da gri tonların çoğunlukta olduğu besbelli. Fakat kara kin karartmakta kararlıdır...

Kimsenin eline silah verilmedi ilkin! Alındı sadece. Zihnindekiler çalındı.

Aklımıza cehalet, yüreğimize korku konuldu.

Cehalet

Nice medeniyete beşiklik eden Güney Doğu’da hakim olan cehalet için nice çalıştılar kim bilir? Düşünmeyi haram kıldılar, akıl etmeyi yasak, kalan ne varsa mubah…

Beyin kıvrımları çoraklaştı gitgide, çorak topraklarda gül bitmedi. Gülsüz gönüllere ayrılık düşerken, bedenler ise yokluğun ıstırabıyla yandı.

Çoğu işsiz, aç, başıboş; fikri olgunluktan yoksun, insani hiçbir değeri ciddiye almayan kimselerin, problemleri şiddetle çözmeye inandırılması ve kolayca yönlendirilerek vatanına kurşun sıkmasını anlamak zor değil.

Bölgenin bu halde olmasına sebep üç düşman var önümüzde; en önemlisi cehalet, peşi sıra fakirlik ve ayrılık. Bunlara karşı etkili üç silah da; sanat, bilim ve birliktelik.

Korku

Cehalet kurulunca görkemli tahtına kandırmak gibi korkutmak da kolay oldu. Kardeşi kardeşten korkuttular. Bu “korku”ya, kimi zaman yaratılan bir paranoyanın meşru bir zemine oturtularak zihinlere ve yüreklere servis edilmesiyle, kimi zaman şiddet ve zor (kan dökerek) kullanılarak desteklenen sindirme operasyonlarıyla –sisli perdeler arkasında teorilendirilen projelere- hayatiyet kazandırıldı. PKK’nın doğu illerinde görev alan öğretmenleri katletmesi, sonrasında bölgeye gitmenin ölüm olduğunu bilinçaltına kazıyan korku pazarlaması bu duruma en çarpıcı örnek olsa gerek.

Ne karanlıklar her zaman koyu, ne sessizlikler her zaman sükut.

Eğitimle Gelen Değişim

Doğu illerimizde başlayan eğitim seferberliği (“Haydi Kızlar Okula”, “Eğitime %100 Destek” gibi projeler, sayıları artan okullar, Doğu’daki okullarımızdan gelen kitap talepleri vb.) çok kısa zamanda meyve vermeye başladı. Muş, Van, Diyarbakır, Şanlıurfa’nın OKS ve ÖSS’den aldığı dereceler ileri için ümitlerimizi tazelemekte.

Yüzyıllardır birçok medeniyete ev sahipliği yapan doğu illerimizin tekrar bir aydınlanmanın içine girmesi, -dinamikleri kendinde olan- Anadolu’nun ışığını doğudan yükseltecektir. Bu durum bizleri çok sevindirip şaşırtacağı gibi, beklentileri farklı olanlarda ise hayretler uyandıracaktır. Bu noktada, eğitim imkanlarının iyileştirilmesi ve medyanın korku senaryoları yerine kamuoyunu bilgilendirici, barış içinde birlikte yaşamayı özendirici, sağduyulu yayınlar yapması doğu ve batı arasında kucaklaşmanın daha çabuk olmasında etkili olacaktır.

Doğu insanının hamurunda olan güzel ahlak ve terbiyenin eğitim ile birlikte vitrine çıkmasıyla modern Doğu insanının dünyaya bir model teşkil etmesi hayal değil.

Kemikleşen Zihinler

Bazı çevrelerin yıllardan beri Kürt sorununu sadece siyasi bir malzeme olarak kullanması, fazla akıl yürütmeden bulunabilecek cevaplar döküyor önümüze.
Doğu’daki bazı güç odaklarının iktidarı, yıllık 25 milyar dolar civarında seyreden terör endüstrisi, kendi menfaatleri adına PKK’nın konumunu kaybetmesini dolayısıyla değişimi istemeyenler vb. Bütün bunlar herkesçe bilinse de, akıl verenin çokluğuyla iş yapan arasındaki ters orantı meselelerin çözüme kavuşmasında yeter değildir.

Sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda yatırım yapılması, sivil gücün daha çok inisiyatif alması, özgürlükçü demokrasinin güçlendirilmesi, dolayısıyla PKK’nın bu noktada etkisinin giderilmesi vb. söylemler daha da güçlendirmeli ve aksiyon planı doğrultusunda adımların atılmasıyla bölgede yaşanan değişim hızlandırılmalıdır.

Bunun dışında provokatif ve dışlayıcı söylemlerle toplumda sosyal depremler yaratmaya çalışanların artçı sarsıntıları olması muhtemel iken; bu artçıların sağlam yapılar yapmada ikaz edici olması kat’i.

Çok acı, kara levhayı tarihe yine kendi elleriyle çakacak olanlara.

Şimdi! Yüreğinizdeki müziğin sesini açma vakti…

Kardeşçe Yaşama Vizyonu

Politik bir zeminde çözüm arayışına girmeden önce insani bir zemin yaratmalıyız. Böyle bir platformda kardeşçe yaşama vizyonu dillendirmeli, “ortak acı”yı birlikte kabullenmeli ve sınırların ötesinden birbirimize uzattığımız elleri sımsıkı tutmalı, bu hasreti kucaklaşmayla dindirmeliyiz.

Kürt, Türk, Laz, Çerkez… Türkiye’nin ümidi hepimiz. Dünyanın ümidi Türkiye.

Birileri tarafından bir sınır çizilip her iki tarafına farklı acılar konulsa da, kardeşlik toprağında yeşeren bir sevdanın gün be gün dünyamızı yeşile boğmakta olduğu bir gerçek… Hava henüz buhranlı olsa da, baharın gelmek üzere olduğunu sinelere ferahlık veren sevinç esintilerinden anlamak mümkün… Cereyan eden olaylar bakışları karartıp ümitsizlik verse de, zamanla birlikte gelen sürprizlerin bir neşe sağanağı halinde üzerlerimize yağdığı aşikar…

Güzel bir dünya için kardeşler. Bu sevda bizim…

12 Temmuz 2007 Perşembe

Heyblog

Yazmanın öneminden, iyi ya da kötü olsun yazmaktan vazgeçmemizden, kaliteli yazılar yazmak için de gayret etmemiz gerektiğinden vs. bahsetmiştim bu yazımda. Bu kez de yazılarımızı yayınladığımız sanal mecradan dem vuracağım haddim olmadan. Bu yazıda özellikle Web 2.0’ın iş dünyasını üretici-tüketici ilişkisi içinde etkisi altına alan, bu etki ve güç alanını gün be gün büyüten, şirketler için sanal alemin tehlikeli sularından bahsedeceğim sizlere, “bloglar”.

Bloglar, blog yazarları, blog okurları... İş dünyasını yakından ilgilendiren noktaları bazı örnek ve istatistiklerle hep birlikte anlayacak, gelişen olayları yorumlayacak ve gelecek tahminlerini de yorum kısmında sizlere bırakacağım. Biraz beyin jimnastiğinin kafa sağlığımız için ne derece önemli olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?

Andy Warhol 1960’ta şu tarihi lafı ediyor “Herkes bir gün 15 dakikalığına meşhur olacak”. Sanırım o da tahmin etmiyordu bunun sanal alemde yazar olmakla gerçekleşebileceğini. Fakat bunun blog yazarı olup olmamakla ilgisi şu aşamada su götürür bir tartışma olabilir. Fakat ünlü blogger David Weinberger, Warhol’un iddiasını 21. yüzyıla göre şöyle yorumluyor, “Herkes bir gün 15 insan için meşhur olacak”. Weinberger katılmamak mümkün değil. Hatta Gaye’nin bu yazısı bu durumu daha net açıklıyor. Fakat Weinberger’in bu savı da gün geçtikçe çürümeye başlayacak sanırım. İnternet bir derya ve her birimiz de birer damla. Sadece yazmak ve okunmayı beklemek okyanusun ortasında ıssız bir adada oturup yardım gelmesini dilemek gibi. Kendinizi fark ettiremiyorsanız birilerinin de sizi fark etmesi o derece güç. O yüzden meşhur olmak -15 insan için bile- sanıldığı kadar kolay değil ve olmayacak.

İnternetteki blogları tarayan arama motoru Technorati’nin istatistiklerine göre 2005’te her 7,4 saniyede bir açılan blog sayısı şu an için 2 saniyenin altında. Hemen her alanda dünyayı takip etme hızımız yavaş olsa da bizim bloglarımız da ileri dönemlerde sanal alemde önemli bir yere sahip olacağa benziyor. Blogların artan sayısı medyayı da gün geçtikçe heyecanlandırmakta. Medya imparatoru Murdoch 2005’te myspace.com’u alarak sanal dünyadaki gelişmelere yabancı kalmadığı gibi imparatorluğunu da sağlama almak istedi sanırım :)

Şu an dünyada aktif 15 milyon blog ve her gün bu blogları takip eden yaklaşık 60 milyon blog okuru mevcut. Blogların % 85’i para kazanma amacıyla yazmıyorlar. Sadece bildiklerini, okuduklarını, öğrendiklerini paylaşmak için çabaları. İşte bu samimiyet, blog yazarları ve blog okurları arasında müthiş bir güven bağının doğal olarak oluşmasına sebebiyet vermekte. Her iki taraf birbirini kendine yakın hissetmekte, kendinden bilmekte.

Blog paydaşları arasında bu samimi ve doğal ilişki iş dünyasını kuşatmaya almış durumda artık. Tüketicileriyle iletişimde arzuladığı seviyeye ulaşamayan, binbir mecrayı kullansa da yine yaptığı harcamanın geri dönüşünü istediği ölçüde alamayan şirketler için sular biraz daha yükselmekte. Peki şirketler ne yapıyor, ne yapmalı? İki sonraki yazıda… inşallah :)

Bu sinerjinin son örneği geçtiğimiz aylarda yaşandı. Teknoloji blogu Engadget’ta Apple iPhone ve Leopard işletim sisteminin piyasaya çıkışının ertelendiği haberi yayınlandı. Sonrası, haberin sahte bir kaynaktan sızdırılmış olmasının açığa çıkmasıydı. Ancak enteresan olan tüketicideki duygusal panikten dolayı (olayın sonrasında bile) Apple’ın hisselerindeki düşüşün sürmesiydi.
Gerçi 29 Haziran’da piyasaya sunulan iPhone, hayranlarının saatlerce bekleyişi ve uzun kuyrukların sonucu gözleri yaşartan vuslat anı ile son buldu (İTÜ’de ders kaydı için arkadaşların geceden okulda kampa girdikleri günler gibi, hey gidi…) ve 2 günde 400 bin adet rekor bir satış rakamı yakaladı.

Yine geçtiğimiz yıl Çinli bir blog yazarı aldığı Dell markalı diz üstü bilgisayarda istediği özellik olmayınca şikayetini sanal alemde dillendirmeyi tercih etti. 50 milyonun üstünde Çinlinin online forumların düzenli ziyaretçileri olmaları sesinin Dell tarafından duyulmasına yetti de arttı bile. Sonuçta Dell, yapılan değişikliği müşterilerine haber vermeden yapılmasını hata olarak kabul edip kullanıcılarından özür diledi ve sorunu giderdi.Ülkemizde blogların etkisine ilişkin sınırlı sayıdaki örnekten biri olan ve sanal dünyada kısa bir zamanda güzel bir girişimcilik hikayesine dönüşen blog ise http://www.googlebizelogoyapsana.com/ .Bir grup arkadaşımızın geliştirdiği fikir, blog okurlarının önemli katkısıyla sanal alemde yankı buldu. Geçtiğimiz Nisan ayında kullanıcılarından gelen isteğe kulak tıkamayan Google Türkiye, 23 Nisan Çocuk Bayramı’nda mevcut logosunu o güne özel değiştirdi ve Google severlerin sevgisini bir kez daha kazanmış oldu. Rekabetin kıyasıya yaşandığı arenada belki rakiplerinin çok önünde ve açık ara birinci sırada olsa Google, marka imajını tazeledi, güçlendirdi ve yaptığı bu hamle ile tüketici bağımlılığını artırmış oldu. “Biz müşterilerimizi dinleriz” imajını da vererek diğer şirketler için de iyi bir örnek teşkil etmiş oldu.

Bunca yazılanı okudunuz fakat en başında söylememe rağmen aklınızda merak ettiğiniz bir soru var: Neden bazı bloglar okurlarını bu denli yönlendirebiliyorlar? Ipsos-Mori’nin yayınladığı araştırma raporunda tüketiciler bloglarda yazılanlara reklamlardan ve adreslerine gelen şirket maillerinden daha çok güveniyor. Blog okurlarının %52’si blogda yazılan pozitif yorumları okuduktan sonra o şeyi satın almaya ikna oluyorlar. Bu da demek oluyor ki verdiğiniz mesajı hangi araçla, hangi mecrada, hangi yolla verdiğiniz bir yere kadar önem arzediyor. Bundan sonrası tüketicinin sizi ne kadar samimi bulduğuyla ilgili. Yapmacık samimiyetler burada gündem dışı bırakırsak; samimiyseniz o denli güven duyulansınız, güven duyuluyorsanız o oranda zenginleşirsiniz.
We Media and Zogby Interactive tarafından yapılan bir başka araştırmaya göre Amerikalı yetişkinlerin %72’si basının tarafsızlığına güvenmiyor. İlginç olan nokta ise okuyucuların %74’ünün blog yazarları tarafından yapılan yayınların/haberlerin gelecekte önemli bir role sahip olacaklarını düşünmeleri.

Peki ülkemizde bu durum şirketler için korkulu bir rüya mı? Şu an için hayır. Fakat bilişim teknolojilerini kullanmayı ve bunlarla hava atmayı seven bir millet olarak gelecek vaat etmekteyiz. Zerrin Abla her ne kadar çetten çuttan ne anlarım ben dese de vatandaş Tonguç’un en sevdiği şey yan binadaki arkadaşıyla chat yapmak. Ayrıca mail bakmak, arkadaş ve yakınlara mail iletmek, sms yollamak… artık sıradanlaşan faaliyetlerden. Fakat tüm bunların altyapısını da paylaşım ve etkileşim oluşturmakta. Muhabbetin her daim vazgeçemeyeceğimiz tek şey olduğunu dikkate aldığımızda internet kültürünün gittikçe yaygınlaşması ve blog yazarları ile okurları arasındaki paylaşımın artmasıyla bilinçlenmeye başlayan tüketicinin gözü daha da açılacak. Şimdiden buna önlem almayan şirketler için ise bu durum büyük bir tehlikeye dönüşecek kanaatindeyim. (Bununla ilgili bir araştırmaya rastlamasam da Avrupa ve Amerika’daki tüketicilere kıyasla çok düşük kalacağında şüphe yok.)

Amerika ve ülkemizden bahisler açarak devam ettiğimiz sohbetimize bir de Avrupa turnesini ekleyerek dünya turunu tamamlayalım dilerseniz.

Her 10 Avrupalı’dan 6’sı blog nedir biliyor. Her 6 kişiden 1’i de blog okuyor.

25 milyonun üzerindeki (İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya) Avrupalı, şirketler ve ürünleri hakkındaki fikirlerinin bloglardaki görüş ve yorumları okuduktan sonra değiştiğini söylüyorlar. Yaklaşık 40 milyon Avrupalı online yorum okumadan herhangi bir şey almıyor.

Her 3 Avrupalı’dan 1’i internetten okuduğu yorumlar sonucu satın almayı düşündüğü üründen vazgeçiyor. % 50’si ise pozitif yorumlar ile satın alma kararını veriyor. Ayrıca Avrupalıların %25 i okuduklarını yakınlarına ve arkadaşlarına aktarmakta.

Gazetede (%30) çıkan yazı ve makalelerden sonra bloglarda yayınlanan yazılar en güvenilir kaynaklar sıralamasında %24 lük yüzdeyle 2. sırada. Blogları %17 TV reklamları ve %14 ile e-mail marketing izlemekte.

Efendim, laf döndü dolaştı yine “samimiyet ve güven”e geldi. Geçmiş ve gelecek arasında kurgu sanıldığı kadar da zor olmasa gerek. İnsanların samimi ve güvenilir kaynaklara daha da yöneleceği aşikar. Bunun bir trend olmadığı besbelli, fakat gelişen teknolojiyle birlikte insanların yöneldiği araçları tespit etme ve taleplerine cevap verme işin püf noktası olacak.

Ee ne diyelim. Şimdiden kolay gele.

Not: İstatistikler için pdf dokümanı “Heybem E-box” ta. Dıhlayın endürün gali.
Sevgili
Barış Erkol’a ayrıca teşekkürler.

9 Temmuz 2007 Pazartesi


Her seçim de farklı farklı söylevlerle karşımıza çıkan politikacılar bu seçim de kantarın topuzunu biraz kaçırmış olmalılar...
mazotun 1 ytl olması, öss nin kalkması, çiftçiye yönelik vaadler vs vs vs...
ama yukarda görünen basın bildirisi bu işin sınırlarının olmadığının kanıtıdır. acaba bunu hazırlayan arkadaşlar, ülkenin ekonomik durumundan, piyasada dönen nakit miktarından, devletin kasasında ki borç tahvillerden bi haberler miydi?..

3 Temmuz 2007 Salı

Yeter! Söz Milletindir!

Geçen aylarda cumhurbaşkanı seçimi için hararetlenen kulisler bir gece yarısı gelen e-muhtıra ve akabinde Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla birlikte yönünü genel seçimlere çevirmek durumunda kalmıştı. Gündemin çabuk değiştiği ülkemizde 22 Temmuz için geri sayım başlamış durumda ve partiler için seçim trafiği çok yoğun şu sıralar. Farklı illerde düzenlenen mitingler, sokakları boydan boya saran rengarenk parti bayrakları, daha önce her boşluğa yapıştırılan şimdilerde billboardlardaki parti afişleri, esnaf arası seçim diyalogları, iş dünyasında ekonomik gidişatı yakından ilgilendirecek iktidar senaryoları…

1945 sonrası çok partili demokratik hayata geçiş süreci ile birlikte siyasi arenada bir rekabettir alıp başını gitmekte. Hal bu ya, nice seçim kampanyaları gördü bu millet, nice vaatler dinledi, dinledi… Atılacak oylarla 23. dönem milletvekillerini Meclis sıralarına yollamaya hazırlandığımız şu dönemde de (siyasi aktörler değişse de) söylemler ve sloganlar popülist olmaktan çoğu kez ileri gitmiyor. Toplumun taleplerini seçim zamanı dikkate alan! veya gündeme göre siyaset yapan partilerin seçimden sonra da unutmamaları gereken vaatlerini ve vaatleriyle özdeşleşen sloganlarını sadece tarih hatırlıyor. Bir de tarih okuyanlar veya tarihi bilip ders alanlar.

Konuyla ilgili ağlasak mı gülsek mi şu halimize dedirtecek bir fıkra. Aslına bakarsanız gerçeğe pek de uzak değil.

1950 seçimlerinde Konya’da duvarlara asılı seçim afişlerini okuyan köylü ile aday arasında şu konuşma geçer:
“Topraksıza toprak, toprağa tapu, ürüne fiyat diyorsunuz. Ne zaman olacak bunlar?”
Adayın cevabı ise hazırdır: “Her seçimde, her seçimde azizim.”


Her oyun bir de bedeli var partilere. Şu anda meclisi paylaşan iki partinin 22 Temmuz için ayırdığı bütçe 130 milyon YTL. Seçim kampanyaları olanca hızıyla devam ededursun, biz dilerseniz birlikte geçmişe uzanıp siyasi tarihin inişli çıkışlı yıllarında biraz yol alalım. Hem Türkiye’miz o zamanki hal(ler)ini biraz hatırlayalım hem de güzel ülkemiz için verilen sözleri.





Bu sloganlardan akılda en çok yer edeni DP’yi (Demokrat Parti) iktidara taşıyan 1950 seçimlerinde kullandığı “Yeter! Söz Milletindir!” sloganı. Yine DP 1957’de iktidarı zamanında yaptıklarını anlatırken “Dağlar yol, viraneler bağ oldu.” derken, CHP “YOK. Nal mıhı, marangoz malzemesi, gözlük camı… yok” diyerek karşıt bir propaganda yapıyor. Süleyman Demirel’in partisi AP (Adalet Partisi) kendi dönemlerinde yapılan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü “Avrupa’yı Asya’ya bağladık” söylemiyle 1973 seçimlerinde kullanmaktan geri kalmıyor. Velhasıl yapılan-yapılmayan, söylenen-unutulan… bir döngüdür alıp başını gidiyor uyku mahmuru gözlerini ovuşturan (henüz açamayan, ayılamayan) bizlerin önünden. Ama inanıyoruz ki! onlar yapabileceklerinin en güzelini, verebileceklerinin en iyisini yaptılar bizlere. Şahit miyiz?

Haklısınız şahide ne gerek. Her şey ayan beyan :)

Günümüzde seçim kampanyalarının biçimini değiştiren iki etken yeni teknolojiler ve yeni yönetim teknikleri.

Partiler seçmenine sadece miting alanlarında ulaşmakla kalmıyor farklı pazarlama taktikleri (konser verme, döner dağıtma) ile birlikte e-mail, SMS gibi teknolojinin getirilerinden de istifade ederek zihinlere girmeye çalışıyor.

Partilerin halk nezdindeki imajının olumlu olmasının partiye geri dönüşümü, sandığa girecek kapalı zarfların lehine “oy” olması ihtimalini artırması. Parti imajının en büyük dayanağı da partilerin görünen yüzü olan liderleri. Dolayısıyla parti liderleri nasıl giyinmeleri gerektiğini, halka nasıl hitap edeceklerini, beden dilini nasıl etkin kullanacaklarını… kısacası “nasıl karizma olunuru” koç ve imaj danışmanlarından öğreniyorlar.

Bunun en güzel örneğini 2002 seçimlerinde barajı zorlayan Genç Parti Lideri verdi ve hala da vermekte. Mitinglerinde halkın arasına inmesi, el uzatan herkese elini uzatması, tokalaşması, yeri geldiğinde sarılması, her zaman beyaz gömlek giymesi (şeffaflık, temiz yönetim), kravat takmaması (sizdenim imajı), dillere pelesenk olan sloganlarıyla Cem Uzan profesyonel çalışmanın vitrininde tek başına. Televizyon kanallarında başlayan reklam furyası, sanal dünyada ti ye alınarak yayılsa da Cem Uzan şimdiden halkımızın belleğinde en çok (veya tek) hatırlanan seçim sloganlarına imza atmış oldu.

Ülkemizi dünya dengesinde hak ettiği konuma taşıyabilecek partinin seçimden galip gelmesi temennisi ve oylarınızla biz gençleri geleceğe taşımanız dileğiyle.

22 Temmuz! Ülkemiz adına güzel günler getiriver ve uyan artık milletim, lütfen...

Kolay gelsin Efendim.

Not: Paylaşımından dolayı Emine Dolmacı’ya teşekkürler.

2 Temmuz 2007 Pazartesi

TÜRK EKONOMİSİNDE KAYBOLAN YILLARIN ANATOMİSİ

Heybemizin sessiz soluksuz kalmaması için, bugün sizlerle Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü profesörlerinden İ. Özer Ertuna’nın diğer bir eseri olan 'Türk Eknomosinin Kayıp Yılları' isimli kitabı özet halinde ve kendi yorumumu da katarak paylaşmak istiyorum. Yazar bu kitabında 1989-2005 yılları arasındaki Türkiye ekonomisini ve ekonomimiz üzerinde dönen oyunları tarihsellik ve nedensellik kavramlarıyla gözler önüne sermiştir. Buyurun;

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte, dünya yeni bir çağa girmiştir. İçe kapalı ekonomiler popülaritesini yitirmiş, onun yerine küreselleşme de adı verilen ekonomide engellerin ortadan kalkması ve dışa açılma trend haline gelmiştir. Bu bir bakıma dünya ülkelerinin ekonomideki liberal tavırlarından kaynaklanmıştır. Çünkü kaynakların azalması ve ülkelerin kendilerine yetememeye başlaması diğer devletlerle karşılıklı ekonomik ilişkilerin gelişmesini zorunlu kılmıştır. Prof. Dr. İ. Özer Ertuna ortaya çıkan bu yeni dönemde Türkiye’nin tavrı ne olmuştur ve Türkiye bu olguyu kendi lehine dönüştürebilmiş midir ve bunu için ne yapması lazım gibi sorulara cevap aramıştır. Bunu yaparken de Türkiye ekonomisinin dününü, bu gününü ve yarınını değerlendirmiştir.

Bilindiği üzere kaynaklarının çeşitliliği, yüksek potansiyele sahip iş gücü ve bulunduğu jeopolitik konum gereğiyle Türkiye, oluşan yeni dünya düzeninin mimarı olması gerekirken Samuel P. Huntington’un Medeniyetler Çatışması isimli kitabında yazdığı gibi çatışmanın aktörü olmuştur. Bu hallere düşmek gerçekten çok üzücüdür. Aslına bakacak olursak Anadolu, Batı Medeniyeti ile Doğu Medeniyeti arasında, fakir ve zengin toplumlar arasında, kalkınmış ülkelerle kalkınmakta olan ülkeler arasında, liberal ülkelerle güdümlü ülkeler arasında çok etkin bir köprü durumundadır. Ama önemli olan bu potansiyele sahip olmak değil, bu potansiyeli kendi lehine kullanabilmektir. Türkiye 1989’dan bu yana yabancıların telkin ettiği şişirilmiş balon niteliğindeki gündelik sorunlarla vaktini harcamakta, devlet adına proaktiflikten öte reaktif politikalar üretmektedir. Yani, yarınına bakmadan günü kurtarıcı stratejiler belirlemektedir. Bunun da nedeni, devlet olarak özgüvenimizi kaybetmemizdir.

1989 sonrası Türkiye için kayıp yıllar olarak nitelendirilmektedir. Bu yıllar, aslında kaybedilen değil, kaybettirilen yıllar olarak nitelendirilmelidir. Çünkü Türkiye IMF’nin temel politikaları çerçevesinde oluşturduğu ve pek çok kalkınmakta olan ülkede uyguladığı programlardan medet beklemektedir. Ancak bu programlar, uygulandığı diğer ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de olumsuz sonuçlar vermiş, Türkiye’nin yeni dünya düzeninin oluşturduğu bir ortamda çok kıymetli yıllarını kaybetmesine neden olmuştur. Millet olarak kötü örneklerde ders çıkaramıyoruz. Atatürk’ün 3 Mart 1922’de söylemiş olduğu şu sözünü pratiğe dökemiyoruz:
“Hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatlarıyla, yabancıların planlarıyla yükselebilsin. Böyle bir şeyi tarih kaydetmemiştir.”

1990’lı yıllara gelindiğinde, Türkiye’nin önüne birçok önemli fırsatlar çıkmıştır. Sovyet Bloku’nun çökmesiyle Türkiye’nin etki alanı muazzam genişlemiştir. 1980 sonrası, Pazar ekonomisine geçişteki başarı ve Türkiye’nin laik bir ülke olarak az zamanda çok ve büyük işler başarması Türkiye’yi örnek ülke haline getirmişti. Bu durum Türkiye’nin AB ile ilişkilerini de geliştirmişti. Türkiye’nin yeni oluşan bu düzene verebileceği çok şey vardı. Türkiye bu konumunu, doğu, batı, güney ve kuzeyin işbirliğini sağlamak, ortak çıkarlara hizmet etmek için kullanabilirdi. Ama maalesef Türkiye, başkalarının kendisine biçtiği rollere soyunmayı yeğledi, kral olacağı yerde kralcılığı teşvik etti ve Amerika güdümlü bir ülke haline geldi. Nedense nev-i şahsına münhasır bir yapıya bürünemedi. Önderlik vasfını kendine layık görmedi. Bu durum, milletin de sosyal yönlerini zayıflattı. Böylece esasla değil şekille uğraşmaya başladık. Türk insanı prototip olarak bile yabancıları görmeye başladı. Bu da aidiyet kaybına ve kültürel yozlaşmaya varıncaya kadar birçok değerimizi altüst etti.

Türkiye’nin ekonomik anlamda dününe bakmak gerekirse, her anlamda en büyük başarı cumhuriyetin kurulduğu dönemlerde elde edilmiştir. Çünkü Kurtuluş Savaşı, Türk insanına potansiyelinin farkına varmasını sağlamıştır. Türkiye o yıllarda hızlı bir şekilde demiryollarını millileştirmiş ve yaygınlaştırmış, sanayileşme adına sağlam temeller atmıştır. Ayrıca Osmanlı’dan kalan borçların hepsini ödemiştir. Türkiye tarihinde birçok ekonomik model denemiştir. 1923-1933 arası liberal milli ekonomi dönemi, 1933-1950 arası devlet önderliğinde kalkınma dönemi, 1950-1960 arası liberal ekonomi deneme dönemi, 1960-1980 arası planlı ekonomi dönemi ve son olarak da 1980 ve sonrası uygulanan küresel ekonomiyle bütünleşme dönemi Türkiye’nin denediği başlıca ekonomik modellerdir. Bu modellerin hepsi içinde bulunulan dönemin gereklerinin sonucudur. Henüz yeni kurulan bir ülkenin kendi dengelerini oluşturmadan dışarıya açılması çok rasyonel olmazdı. 1933 yılında Türk sanayisini korumakla görevlendirilen Sümerbank’ın kuruluşu amacında da belirtildiği üzere bu dönemde insana önem vermek ve takım halinde hareket etmek ön plandaydı. Yani Kuvay-i Milliye ruhu hakimdi. Henüz savaştan yeni çıkmış ve 2. Dünya Savaşı’na katılmayan Türkiye ABD kaynaklı kredilerden yararlanmak istemiş, özel sektöre dayalı bir sanayileşme hamlesi başlatmıştır. Bu dönem Türkiye’nin piyasa ekonomisindeki başarısızlık dönemi olmuş ve o dönemden itibaren enflasyon bu güne devam eden bir artış trendine girmiştir. Bu dönem, bir ekonomik ve siyasi krizle sonuçlanmıştır. (TL’nin değeri dolar karşısında %40 değer kaybetmiş, 1960 askeri darbe gerçekleşmiştir.)

1960 ve 1980 yılları arasındaki planlı ekonomi döneminde yine Türkiye sıcak para girişlerine hedef olmuştur. Çünkü bu dönemde reel faizler düşerken TL değeri ters yönde seyir izlemiştir. Bunun aksine ülke serveti yurt dışına kaçırılmıştır. Ve bu dönemin sonunda da 1980 yılında bir askeri darbe daha yaşanmıştır. Fakat bu krizlere rağmen 1980 sonrası Türkiye dünya trendlerine uygun olarak dünya ekonomisi ile bütünleşme konusunda önemli adımlar atmıştır; 1994 yılında GATT Anlaşması’nı imzalayarak Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmuş, 1996 yılında da Avrupa Topluluğu ile Gümrük Birliği’ne girmiştir. İşte bu dönemde, yani 1988 sonrası Türkiye’de enflasyon sorunu ortaya çıkmıştır ve Türkiye bu sorunla uğraşmaya başlamıştır. Böylece Türkiye proaktivitesini kaybetmiş, günlük sorunlarla uğraşmaya başlamıştır. Ayrıca enflasyonla mücadelede yanlış politikalar uygulanmıştır. IMF’nin ülkemize dayattığı sabit kur sistemine dayalı modellerin sonucu olarak hem 1994, hem de 2001 yıllarında iki ayrı kriz yaşanmıştır. Hatırlanacağı üzere bu dönemde faizler çok yüksekti ve birçok yeni banka kurulmuştu. Bir bankanın görevi, uzun vadede borç alıp kısa vadede müşterilerine borç vermektir. Fakat bu dönemde bankalar asli amaçlarını unutup sadece devlete borç vermek ve bundan fahiş kazançlar elde etmek için kurulmuşlardır. Yine bu dönemde birçok şirket kendilerini finanse edebilmek için şahsi bankalarını kurmuştur. Ama krizler sonrası getirilen düzenlemelerle amip gibi türemiş olan bu bankaların birçoğu batmıştır ve ülke hala bu batık bankaların enkazlarını toplamaya çalışmaktadır. Bütün bunlar gösteriyor ki; Türkiye 1989’dan bu yana krizlerle boğuşmaktadır. Bu krizler ülkeyi vizyon kaybına uğratmıştır. Türkiye AB ve Amerika’nın desteği olmadan sorunlarını çözemeyeceğine inanmaktadır. Türkiye’nin bugün yapması gerekense, ihracat seferberliğidir. Üretimi arttırıp, ürettiğini ihraç edip, döviz kazanıp iş yaratmak ve bu dövizle dış borçlarını ödemektir. Bu süreçte Amerika’dan alınan tedbirler nedeniyle doların bir süre daha değer kazanması bekleniyordu. Bu durumda ülke olarak dolarla birlikte TL’nin Avrupa paraları karşısında değer kazanmasına müsaade ettiğimizden, ülkemize yabancı para girişi artmıştır. Bu da ülkemizi ilerde yeni krizlere sokabilir.

Sümerbank deneyimi Türkiye açısından ders alınması gereken bir deneyimdir. Sümerbank modeli çok başarılı bir kalkınma modelidir. Çünkü bu modelde, topyekün kalkınma göze alınmıştır. Aslında bu model kalkınma hamlesi içindeki birçok ülkeye de örnek olabilecek niteliktedir. Çünkü bu model Kuvay-i Milliye ruhu ile oluşturulmuş, yoğun bir emeğin meyvesidir. Bu modelde Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar göz önüne alınmış ve geçmişten dersler çıkarılmıştır. Bu modelde devletçilik sistemi bir amaç değil, bir araç olarak kullanılmıştır. Sümerbank 11 Temmuz 1933’te kurulmuştur. Kuruluşunda Sümerbank’ın misyonu şu şekilde tanımlanmıştır:

-Üretim faaliyetleri üzerinde olumsuz etkide bulunan tüm unsurları ortadan kaldırmak,
-Özel kuruluşların rasyonel çalışma yöntemleri ile ticari bir serbesiyet içinde çalışmak,
-Sanayileşmeye süreklilik kazandırmak,
-Sanayileşme hamlesinin gerektirdiği personeli yetiştirmek.

Bugün bile Türkiye’nin tekstil ve giyim sektöründeki uluslararası başarısında Sümerbank’ın başarısı büyüktür. Bu çerçevede birçok yeni fabrika kurulmuştur. Fakat 1980 sonrası Türkiye’nin dışa açık, liberal bir ekonomi politikası izlemesiyle kamu iktisadi teşekkülleri yerli ve yabancı özel kuruluşlara devredilerek, özelleştirme adı altında adeta eritilmişlerdir. Böylece başarı sağlamış bir modelden, sisteme ayak uydurmak adına vazgeçilmiştir. Oysaki kendimiz yeni bir ekonomi sistemi oluşturabilirdik ve böylece kaybettiğimiz özgüvenimizi koruyabilirdik.

Türkiye, bugün adeta dışa güdümlü bir bomba gibidir, var olan dinamiklerinin farkında bile değildir. Yine bugün Türkiye, IMF yönetim ve denetimli bir istikrar programı uygulamaktadır. Bu programın uygulanmasında da hükümet çok kararlı görünmektedir. Bu programın maliyeti çok yüksektir. Program, enflasyonun kontrolünde arzın artmasına değil, talebin kısılmasına öncelik veren bir programdır. Fakat bunun yerine üretimi arttırıcı bir program kullanmak Türkiye için daha iyi olurdu. Programın diğer bir özelliği, iç kaynaklardan öte dış kaynaklara dayanmasıdır. Ülkemize giren bu sıcak para aniden çıkış yaparsa, kriz çanları yeniden nüksedebilir. Bu programla enflasyonu yenebiliriz; fakat Türkiye’nin dış borcu çok fazla artabilir. Bir konferansta şu an Merkez Bankası yönetim kurulu üyesi olan Lokman Gündüz, aslında her krizin bir yenilenme süreci olduğunu söylemişti. Prof. Dr. İ. Özer Ertuna da bu kitabında benzer bir söylemde bulunmuş ve krizleri kendi lehimize çevirmemiz gerektiğinden bahsetmiştir. Raydan çıkmış bir ekonomiyi rayına geri döndürmek için krizlere de bir fırsat olarak bakmalıyız. Fakat uygulayacağımız programlar ve belirleyeceğimiz stratejiler rayına soktuğumuz trenin nasıl gideceğini belirleyen ölçütlerdir. Eğer kendi potansiyelimizle bunu çözemezsek, yani başkalarından medet beklersek o trenin hareket etmesini bırakın, tekrar rayından çıkması kaçınılmaz hale gelir. Bunun için, vizyon sahibi insanlarla proaktif bir pencereden bakıp menfaatlerimizi belirlemeli ve ona uygun pozisyonlar almalıyız.

Türkiye 1989’dan bu yana enflasyonu kontrol altında tutabilmek için çok çeşitli modeller denemiş, ağır bedeller ödemiş; fakat başarılı olamamıştır. Bu modeller “kur çıpası” veya “kur+ücret çıpası” modelleridir. Piyasa ekonomilerinde, enflasyon, faizler, kurlar ve ücretler arasındaki dengeler çok önemlidir. Denge bozuklukları mali, ekonomik ve sosyal krizler doğurmaktadır. Enflasyonla mücadele genellikle ekonomik riskler yaratmaktadır. Bu riskler de faizlere yansıyıp, dengelerin kurulmasını güçleştirmektedir. Bu nedenlerden enflasyon, kurlar, faizler ve ücretler dörtlüsünden, kur çıpası, enflasyon çıpası gibi tek faktöre bağlı enflasyonla mücadele programları başarısızlıkla ve krizle sonuçlanmaktadır. Yukarıdaki dörtlü arasındaki dengelerin kurularak, korunmasına denge hedeflemesi denir. Bu hedefleme ise, ekonomide faiz ve kur risklerinin asgariye indirilmeden gerçekleştirilemez. Bunun için ulusal bir uzlaşma gerekmektedir. İnsanlar bilimsel platformlarda daha çok tartışmalı, geçmişten ders alarak en uygun sistemi ekonomiye adapte etmelilerdir.

Peki TL’nin aşırı değer kazanması nelere sebep olur, bu durum ekonomiye nasıl yansır gibi sorular günümüzde tartışma konusu olmuştur. Türk parasının aşırı değer kazanması sonucunda, dışa kapalı ekonomi dönemlerinde iki, küresel ekonomiyle bütünleşme döneminde de iki olmak üzere toplam dört önemli kriz yaşanmıştır. Dışa kapalı ekonomi döneminde sabit veya basamaklı artar kur rejimi, açık ekonomi döneminde ise kur çıpası rejimi Türk parasının aşırı değer kazanmasının temel nedeni olmuştur. Ancak günümüzde serbest kur rejimi altında da Türk parası değer kazanmaktadır. Yani yeni rejim de Türk parasının aşırı değer kazanmasını engelleyememektedir. Bunun temel nedeni, Türkiye’nin dış dinamiklere aşırı bağlı olmasıdır. Böylece yurt dışından yabancı para ülkeye akın etmekte ve bu da ülkemizin dış ticaret açığını arttırmaktadır. Böylece devalüasyon beklentisi artmakta, iç piyasadaki güven sarsılmakta ve kriz beklentisi oluşmaktadır. Bu durum en fazla yerli üreticiye zarar vermektedir. Çünkü yerli para aşırı değer kazanırsa ihraç malları pahalılaşır ve ithal malları göreceli olarak ucuzlar. Yine bu durum yabancı yatırımcılara yarar. Ülkeye kısa vadeli yabancı sermaye girer ve yurtdışından borçlanmak cazip hale gelir ve ülkemize gelen bu yabancı sermaye, ülke parasını geçerek aşırı kazançlar elde eder. Bu durumun olumlu etkileri de vardır. İthal malların ucuzlamasıyla, yurtiçinde üreticiler fiyatları arttıramaz ve enflasyon düşer. Böylece ithalat yerli üreticiyi terbiye etmiş olur. Yine insanlar dışarıdan düşük faizli krediler alarak şirket maliyetlerini düşürebilirler. Ama önemli olan, alınan bu kredilerin nerelerde kullanıldığıdır.

Türkiye ekonomisiyle Osmanlı’nın son dönem ekonomisi arasında birçok benzerlik vardır. Bilindiği üzere 1881 yılında Osmanlı maliyesini Avrupa devletlerinin denetimine sokan Düyun-u Umumiye İdaresi kuruldu. Ve bu İdare Osmanlı İmparatorluğu’nu emperyalist sömürülere götüren bir araç oldu. Şu anda Amerika güdümlü IMF’nin de Türkiye’ye olan dayatmaları, buna uzun vadede bir örnek teşkil edebilir. Osmanlı Devleti borç düzeyinin kontrolsüz arttırmıştı ve belli bir noktadan sonra artık, ekonomi bu yükü taşıyamayacak hale geldi ve sonunda iflas etti. Osmanlı’ların borç maliyetleri yabancı para bazında %12’leri bulmuştu. Faiz ve anapara ödemelerinin bütçe üzerindeki yükü %55’lere ulaşmıştı. Bugün Türkiye ekonomisinin borç maliyetleri %12 den düşük değil, hatta bazen %30’ları aşmaktadır. Türkiye’de sıcak paranın kazançları dolar bazında ortalama % 30’ları aşmış, 2002 ve 2003 yıllarında %50 ve %60 düzeylerine ulaşmıştır. Daha da kötüsü Türkiye borç batağına battıkça yurtdışından gelen sıcak paraya %60’lara varan dolar bazında kazanç sağladıkça dönemin önemli gittiğini sanmaktadır. Aslında Türkiye giderek yabancıların eline geçmektedir. Bu oyun, Osmanlı Devleti için yazılan senaryonun aynısıdır.

Sonuç olarak 1989 sonrası yılların Türkiye için kayıp yılları olmasının temel nedenleri; Türkiye’nin kendi hedef ve misyonunu tanımlamaması, bu hedef ve misyona uygun stratejiler geliştirememesi, IMF güdümlü ve denetimli istikrar programları uygulaması ve yegane hedefinin AB ile bütünleşmek olmasıdır. Kısacası Türkiye’nin, ekonomisini sadece IMF desteğiyle düzeltebileceğine ve önündeki tek seçeneğin AB ile bütünleşmek olmasına inanması, geniş potansiyele sahip Türk milletinin, birlik ve beraberlik ruhunu kırmış, ülkemizin iç dinamiklerini derinden sarsmış ve siyasilerimizi dışa bağımlı hale getirmiştir. Yine İbrahim Öztürk Hoca bir seminerinde şöyle söylemiştir: “Ecdadının mezarını bu ülke topraklarında gösteremeyecek hiçbir yöneticiden bu ülkenin kalkınmasına bir katkı beklenemez!” Çalışmamı Atatürk’ün gençliğe hitabesindeki son sözle bitirmek istiyorum: “ Ey Türk gençliği! Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”

26 Haziran 2007 Salı

SOSYAL YADIMLAŞMA MARKETİ

Merhabalar,

Bugün sizlerle Anadolu’nun küçük bir şehri olmasına rağmen büyük sanayisi ve ihracattaki başarısıyla göz dolduran Karaman’dan çok anlamlı ve örnek olacak bir sosyal proje örneği paylaşmak istiyorum. Bu başarı Karaman Valiliği Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından oluşturulan küçük gibi görünen ancak bence tohum özelliği taşıyan ve geniş katılımlarla önümüzdeki yıllarda yeşerecek ve meyve verecek bir projedir. İlgililere buradan duyurulur.

Sosyal yardımlaşma marketi projesi isminden de anlaşılacağı üzere yardımlaşma ve paylaşım vizyonuyla oluşturulmuş örnek olmayı ve geniş katılımları bekleyen bir projedir. Yılın belirli dönemlerinde açılacak olan bu sosyal market sayesinde Karaman’daki dar gelirli ailelerin ve özellikle öğrencilerin kıyafet ihtiyaçlarının karşılanması düşünülmüştür. Bu marketin hayata geçmesi ise, İstanbul’da bulunan Karamanlı tekstil firmaları sahiplerinin yapmış oldukları kıyafet bağışlarıyla sağlanmıştır.

Projenin amacı çok basit: Varlıklı olanların ihtiyaç sahipleriyle paylaşımı...

Karaman Valiliği Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı bağışta bulunan firmalara teşşekkür belgesi göndermeyi düşünmektedir. Ben buradan bu projeye inanan, gönül veren, projeyi hayata geçiren Karaman Valiliği’ne ve yardımda bulunan bütün Karamanlı iş adamlarına teşekkür etmek istiyorum.

Bu ve buna benzer sosyal projelerin Türkiye’nin tamamına yayılması inancı ve temennisi ile saygılar diliyorum.

25 Haziran 2007 Pazartesi

FIND YOURSELF

Baştan böyle planlandı ve tüm stratejiler senin üzerine oynandı. Kapıyı açmak için elindeki anahtara ihtiyaçları vardı. Milyon dolarlar harcanarak yapılan reklamlar, her köşe başında gözüne gözüne sokulan billboardlardaki afişler senin aklını nereye kadar çelebilirdi? Kendi dalında dünyanın en pahalı yapımlarından birisini başarı ile başarısızlık arasında salınımlara bırakmak da yüksek riskti.

Ne yapmalıydı? Ne etmeliydi?

Ne olabilirdi uğruna her gece beş porsiyon birden yemeye seni zorlayabilecek? Kafandaki soruları birileriyle paylaşmak için seni sabırsızlandırabilecek? Rüyalarda kaybolabileceğin ne olabilirdi?

Kendini bulabileceğin tek şey kaybettiğindeydi, kaybettiğindi. Sen bulmak için aradın veya Lost kendini sende buldu.

Ne yaptılar? Ne ettiler?

İyi Senaryo

Kimse ıssız bir adada çaresiz kalmayacak ama hayatın keşmekeşi içinde nice sorunla göğüs göğse çarpışan gladyötörler olarak yalnız kaldığımız şüphesiz. Bir sonraki düşmandan korkarken, bir yandan merak içinde bir yandan da teyakkuz halinde beklemedeyiz. Bu durum, gerçek hayatla ilintili hikayesi ile insanların dizideki karakterler ile örtüşen yönleri arasında kurdukları duygusal bağa dönüşmekte. Robert McKee’nin iyi bir senaryonun/hikayenin başarıya ulaşması için verdiği önemli ipucunu tekrar hatırlamakta fayda var. Hikaye karşısındakine şunu anlatır: Hayatlar daha iyiye/kötüye doğru nasıl ve niçin değişir?

Kaliteli Yapım

İlk bölümünün çekimi için harcanan para tam 14 milyon dolar. Adanın mistik ortamında görsel şov hiç hız kesmeden devam ediyor. Aynı zamanda dizinin müzikleri Lost’un etkisini, izleyicinin gerilimini ve heyecanını artırmada tetikleyici unsur.

Karakterler Üzerine Kurulu Dizi Yapısı

Karakterlerin hikayeye, hikayenin karakterlere etkisi. Etkiler ve tepkiler hikayenin iç yüzünü kavrama ve anlama yetisini tetikliyor. Bu durum izleyici için anlamlı duygusal deneyimlerin kapısını açıyor.

Merak Unsuru

Geleceği ve bilinmeyeni merak. Beyni sürekli mıncıklayan sorular silsilesi. Cevaplar listesi. Uzayıp gidiyor… İzleyici sürekli dinç tutuluyor. 40 dakika boyunca ekrana bakıp mongollaştırılmıyor. Sürekli beyin jimnastiği yaptırılıyor ya da izleyici en zayıf yerinden gıdıklanıyor. Ama herkes işin içine dahil oluyor ve senaryonun gidişatını kendi tahminleriyle inşa ediyor.

Tatmin Düzeyi

Sıkı bir Lost fanatiği dikkatli bir izleyicidir aynı zamanda. Parçaları toplar, toplarken anlam yükler. Büyük resmi iyi görür. Parçaları cuk oturtturmada maharetlidir. Özetle Lost, birçok teorisyen ve stratejistin yetişmesine hala öncülük etmekte. Bilinmeyeni çözmek için uğraşan milyonlarca Lostsever için “oreka” anı, inanılmaz bir kişisel tatmin getirisi.

Flashbackler

Hayatlardaki değişimin nasıl ve niçini çok iyi anlatılıyor Lost’ta. Daha önce dizilerde kullanılmayan (bizim bir dizide sıklıkla görmeye alışık olmadığımız) bir yöntemi uygulamak artı bir puan kazandırıyor. İçinde bulunduğun andan geleceğe uzanan köprünün bir ayağı akıllıca geçmişe kuruluyor. Geçtiğin yolları bilmek zorundasın…

Sembolizm

Esrarengiz sayılar (4 8 15 16 23 42). Hakkında üretilmiş onlarca teoriye rastlamak mümkün internette. Esrarengiz sayılarla ilgili farklı teoriler, farklı yorumlar mevcut. Ama hala ne olduğunun çözülememiş olması Lost’u dinamik kılıyor. İnsanların sembollerle yaşamayı sevmeleri çok iyi yakalanmış ve senaryoya iyi entegre edilmiş. Büyük Hazine filmini izleyenler hatırlayacaktır tamamen semboller üzerine kurulu bir aksiyon filmi. Sembollerin insanlık tarihi kadar eski olduğunu düşünüyorum. Bir eşyaya anlam yüklerken kendince, birileri için bunu bilmeceye dönüştürme.

Lafın özü, yaşamın gerçek püf noktası bilgide değil, gizemde yatıyor. Lost yapımcıları bunu fazlasıyla iyi yapıyor.

Ayrıca dizide Haç ve Dövme de işlenen diğer sembollerden. Tüm bu semboller kullanılarak buradan Kaderciliğe sürekli alttan alta vurgu yapılmakta. Buranın konusu değil ama bunun ideolojik olarak yapıldığını düşünmekteyim.

İnternet Mecrası

Web 2.0’ın neredeyse tüm nimetlerinden istifade edilmesi Lost’un milyonlara ulaşmasındaki en büyük etken. Diziyle ilgili binlerce web sitesi, grup, forum, blog… Viral pazarlamanın en güzel örnekleri. Her birinde sadece bir konuyla alakalı yüzlerce yorum, tahmin, teori... Podcastlerle dünyaya sesini sesli olarak duyurmaya çalışanlar. Diziyi sanal ve gerçek alemde yayan gönüllü reklamcılar. Lost ürünleri satan siteler. Vs vs.

Zekice kurgulanmış pazarlama stratejileriyle tüm bunları yapmak Lost’u bir fenomen haline getirdi.

WOMM

Arkadaş arası muhabbetler ya yabancılaşmayı gerektiriyor ya da yabancı kalmamayı. Ağızdan ağza yayılmakla kalmayıp, elden ele dolaşan Lost 1.sezon, 2. sezon, 3. sezon cd leri.

Üniversitelerde case (hatta ders) olarak okutulmaya başlanan, ağızdan ağza pazarlamanın günümüzdeki en iyi örneği.

Çıkarımlar

Lost’un dünya çapında milyonlara hitap etmesi bazı şirketler için de bu kitlenin potansiyel müşteriler olarak görülmesini doğurmuş olacak ki farklı mecralarda bunun örneklerini görmek mümkün. İşte esrarengiz sayılar ve Post-it.
Ülkemizde de TV’de şu sıralar gösterilen İşTcell reklamında benzer bir kare geçiyor.


Bakalım ilerleyen günlerde daha kimler Lost pastasından pay kapmaya çalışacak?

Lostseverler dizinin yeni sezon bölümlerini şimdiden dört gözle beklemeye başlanmış durumda. Bu bekleme zamanlarında sizler için iki alternatifim var.

1. Trendsetter’ın Cass Raporu’nda, trend avcıları ve halk nezdinde 1 numaraya oturan Grey's Anatomy dizisinin bölümlerini üçer beşer izleyerek üç aylarınızı (mübarek yaz ayları) doldurmak.

2. Bunca zamandır geliştirdiğiniz teorileri, onca tahmininizi, arkadaş arası muhabbetlerde geçen yüzlerce yorumunuzu içimizden karakterlerle hayata geçirme fırsatını Lostra yazarı olarak elde etmek. “Türkler Kendini Kaybetti” sloganıyla karşımıza çıkan bu yeni oluşumda ortaya konulacak sahne Lostra yazarları tarafından yazılacak. Uçak şu an havada. Kendinize yer ayırtmakta gecikmek istemiyorsanız bu keyifli yolculuğa ilk başlangıcı http://www.lostra.org/ a girerek yapabilirsiniz.

---0---

Sen, Lost ile beraber hayatına değer katabilenlerden misin?

Kendini mi buldun? Kendinden mi yitirdin? Yoksa, lost olup gidenlerden misiniz?

Buyrun yorumlara…