18 Temmuz 2007 Çarşamba

Ez Jı Welatu İnsana Hezdıkım

Yıllar var ki birlikte güler, birlikte ağlardık. Sonraları ayrı güldürdüler, aynılara ayrı ağlattılar. Birbirimizi iyi tanır iyi bilirken, bil(e)mez ve umursamaz olunca, “bilmediğimize düşman olmak” düştü gayrımıza, yine bil(e)meden.

Kendine mağlup olunca ademoğlu herkesi ve her şeyi kötü bilip kara bellemekte. Çok az beyaz olsa da gri tonların çoğunlukta olduğu besbelli. Fakat kara kin karartmakta kararlıdır...

Kimsenin eline silah verilmedi ilkin! Alındı sadece. Zihnindekiler çalındı.

Aklımıza cehalet, yüreğimize korku konuldu.

Cehalet

Nice medeniyete beşiklik eden Güney Doğu’da hakim olan cehalet için nice çalıştılar kim bilir? Düşünmeyi haram kıldılar, akıl etmeyi yasak, kalan ne varsa mubah…

Beyin kıvrımları çoraklaştı gitgide, çorak topraklarda gül bitmedi. Gülsüz gönüllere ayrılık düşerken, bedenler ise yokluğun ıstırabıyla yandı.

Çoğu işsiz, aç, başıboş; fikri olgunluktan yoksun, insani hiçbir değeri ciddiye almayan kimselerin, problemleri şiddetle çözmeye inandırılması ve kolayca yönlendirilerek vatanına kurşun sıkmasını anlamak zor değil.

Bölgenin bu halde olmasına sebep üç düşman var önümüzde; en önemlisi cehalet, peşi sıra fakirlik ve ayrılık. Bunlara karşı etkili üç silah da; sanat, bilim ve birliktelik.

Korku

Cehalet kurulunca görkemli tahtına kandırmak gibi korkutmak da kolay oldu. Kardeşi kardeşten korkuttular. Bu “korku”ya, kimi zaman yaratılan bir paranoyanın meşru bir zemine oturtularak zihinlere ve yüreklere servis edilmesiyle, kimi zaman şiddet ve zor (kan dökerek) kullanılarak desteklenen sindirme operasyonlarıyla –sisli perdeler arkasında teorilendirilen projelere- hayatiyet kazandırıldı. PKK’nın doğu illerinde görev alan öğretmenleri katletmesi, sonrasında bölgeye gitmenin ölüm olduğunu bilinçaltına kazıyan korku pazarlaması bu duruma en çarpıcı örnek olsa gerek.

Ne karanlıklar her zaman koyu, ne sessizlikler her zaman sükut.

Eğitimle Gelen Değişim

Doğu illerimizde başlayan eğitim seferberliği (“Haydi Kızlar Okula”, “Eğitime %100 Destek” gibi projeler, sayıları artan okullar, Doğu’daki okullarımızdan gelen kitap talepleri vb.) çok kısa zamanda meyve vermeye başladı. Muş, Van, Diyarbakır, Şanlıurfa’nın OKS ve ÖSS’den aldığı dereceler ileri için ümitlerimizi tazelemekte.

Yüzyıllardır birçok medeniyete ev sahipliği yapan doğu illerimizin tekrar bir aydınlanmanın içine girmesi, -dinamikleri kendinde olan- Anadolu’nun ışığını doğudan yükseltecektir. Bu durum bizleri çok sevindirip şaşırtacağı gibi, beklentileri farklı olanlarda ise hayretler uyandıracaktır. Bu noktada, eğitim imkanlarının iyileştirilmesi ve medyanın korku senaryoları yerine kamuoyunu bilgilendirici, barış içinde birlikte yaşamayı özendirici, sağduyulu yayınlar yapması doğu ve batı arasında kucaklaşmanın daha çabuk olmasında etkili olacaktır.

Doğu insanının hamurunda olan güzel ahlak ve terbiyenin eğitim ile birlikte vitrine çıkmasıyla modern Doğu insanının dünyaya bir model teşkil etmesi hayal değil.

Kemikleşen Zihinler

Bazı çevrelerin yıllardan beri Kürt sorununu sadece siyasi bir malzeme olarak kullanması, fazla akıl yürütmeden bulunabilecek cevaplar döküyor önümüze.
Doğu’daki bazı güç odaklarının iktidarı, yıllık 25 milyar dolar civarında seyreden terör endüstrisi, kendi menfaatleri adına PKK’nın konumunu kaybetmesini dolayısıyla değişimi istemeyenler vb. Bütün bunlar herkesçe bilinse de, akıl verenin çokluğuyla iş yapan arasındaki ters orantı meselelerin çözüme kavuşmasında yeter değildir.

Sosyal, kültürel ve ekonomik alanlarda yatırım yapılması, sivil gücün daha çok inisiyatif alması, özgürlükçü demokrasinin güçlendirilmesi, dolayısıyla PKK’nın bu noktada etkisinin giderilmesi vb. söylemler daha da güçlendirmeli ve aksiyon planı doğrultusunda adımların atılmasıyla bölgede yaşanan değişim hızlandırılmalıdır.

Bunun dışında provokatif ve dışlayıcı söylemlerle toplumda sosyal depremler yaratmaya çalışanların artçı sarsıntıları olması muhtemel iken; bu artçıların sağlam yapılar yapmada ikaz edici olması kat’i.

Çok acı, kara levhayı tarihe yine kendi elleriyle çakacak olanlara.

Şimdi! Yüreğinizdeki müziğin sesini açma vakti…

Kardeşçe Yaşama Vizyonu

Politik bir zeminde çözüm arayışına girmeden önce insani bir zemin yaratmalıyız. Böyle bir platformda kardeşçe yaşama vizyonu dillendirmeli, “ortak acı”yı birlikte kabullenmeli ve sınırların ötesinden birbirimize uzattığımız elleri sımsıkı tutmalı, bu hasreti kucaklaşmayla dindirmeliyiz.

Kürt, Türk, Laz, Çerkez… Türkiye’nin ümidi hepimiz. Dünyanın ümidi Türkiye.

Birileri tarafından bir sınır çizilip her iki tarafına farklı acılar konulsa da, kardeşlik toprağında yeşeren bir sevdanın gün be gün dünyamızı yeşile boğmakta olduğu bir gerçek… Hava henüz buhranlı olsa da, baharın gelmek üzere olduğunu sinelere ferahlık veren sevinç esintilerinden anlamak mümkün… Cereyan eden olaylar bakışları karartıp ümitsizlik verse de, zamanla birlikte gelen sürprizlerin bir neşe sağanağı halinde üzerlerimize yağdığı aşikar…

Güzel bir dünya için kardeşler. Bu sevda bizim…

12 Temmuz 2007 Perşembe

Heyblog

Yazmanın öneminden, iyi ya da kötü olsun yazmaktan vazgeçmemizden, kaliteli yazılar yazmak için de gayret etmemiz gerektiğinden vs. bahsetmiştim bu yazımda. Bu kez de yazılarımızı yayınladığımız sanal mecradan dem vuracağım haddim olmadan. Bu yazıda özellikle Web 2.0’ın iş dünyasını üretici-tüketici ilişkisi içinde etkisi altına alan, bu etki ve güç alanını gün be gün büyüten, şirketler için sanal alemin tehlikeli sularından bahsedeceğim sizlere, “bloglar”.

Bloglar, blog yazarları, blog okurları... İş dünyasını yakından ilgilendiren noktaları bazı örnek ve istatistiklerle hep birlikte anlayacak, gelişen olayları yorumlayacak ve gelecek tahminlerini de yorum kısmında sizlere bırakacağım. Biraz beyin jimnastiğinin kafa sağlığımız için ne derece önemli olduğunu bilmem söylemeye gerek var mı?

Andy Warhol 1960’ta şu tarihi lafı ediyor “Herkes bir gün 15 dakikalığına meşhur olacak”. Sanırım o da tahmin etmiyordu bunun sanal alemde yazar olmakla gerçekleşebileceğini. Fakat bunun blog yazarı olup olmamakla ilgisi şu aşamada su götürür bir tartışma olabilir. Fakat ünlü blogger David Weinberger, Warhol’un iddiasını 21. yüzyıla göre şöyle yorumluyor, “Herkes bir gün 15 insan için meşhur olacak”. Weinberger katılmamak mümkün değil. Hatta Gaye’nin bu yazısı bu durumu daha net açıklıyor. Fakat Weinberger’in bu savı da gün geçtikçe çürümeye başlayacak sanırım. İnternet bir derya ve her birimiz de birer damla. Sadece yazmak ve okunmayı beklemek okyanusun ortasında ıssız bir adada oturup yardım gelmesini dilemek gibi. Kendinizi fark ettiremiyorsanız birilerinin de sizi fark etmesi o derece güç. O yüzden meşhur olmak -15 insan için bile- sanıldığı kadar kolay değil ve olmayacak.

İnternetteki blogları tarayan arama motoru Technorati’nin istatistiklerine göre 2005’te her 7,4 saniyede bir açılan blog sayısı şu an için 2 saniyenin altında. Hemen her alanda dünyayı takip etme hızımız yavaş olsa da bizim bloglarımız da ileri dönemlerde sanal alemde önemli bir yere sahip olacağa benziyor. Blogların artan sayısı medyayı da gün geçtikçe heyecanlandırmakta. Medya imparatoru Murdoch 2005’te myspace.com’u alarak sanal dünyadaki gelişmelere yabancı kalmadığı gibi imparatorluğunu da sağlama almak istedi sanırım :)

Şu an dünyada aktif 15 milyon blog ve her gün bu blogları takip eden yaklaşık 60 milyon blog okuru mevcut. Blogların % 85’i para kazanma amacıyla yazmıyorlar. Sadece bildiklerini, okuduklarını, öğrendiklerini paylaşmak için çabaları. İşte bu samimiyet, blog yazarları ve blog okurları arasında müthiş bir güven bağının doğal olarak oluşmasına sebebiyet vermekte. Her iki taraf birbirini kendine yakın hissetmekte, kendinden bilmekte.

Blog paydaşları arasında bu samimi ve doğal ilişki iş dünyasını kuşatmaya almış durumda artık. Tüketicileriyle iletişimde arzuladığı seviyeye ulaşamayan, binbir mecrayı kullansa da yine yaptığı harcamanın geri dönüşünü istediği ölçüde alamayan şirketler için sular biraz daha yükselmekte. Peki şirketler ne yapıyor, ne yapmalı? İki sonraki yazıda… inşallah :)

Bu sinerjinin son örneği geçtiğimiz aylarda yaşandı. Teknoloji blogu Engadget’ta Apple iPhone ve Leopard işletim sisteminin piyasaya çıkışının ertelendiği haberi yayınlandı. Sonrası, haberin sahte bir kaynaktan sızdırılmış olmasının açığa çıkmasıydı. Ancak enteresan olan tüketicideki duygusal panikten dolayı (olayın sonrasında bile) Apple’ın hisselerindeki düşüşün sürmesiydi.
Gerçi 29 Haziran’da piyasaya sunulan iPhone, hayranlarının saatlerce bekleyişi ve uzun kuyrukların sonucu gözleri yaşartan vuslat anı ile son buldu (İTÜ’de ders kaydı için arkadaşların geceden okulda kampa girdikleri günler gibi, hey gidi…) ve 2 günde 400 bin adet rekor bir satış rakamı yakaladı.

Yine geçtiğimiz yıl Çinli bir blog yazarı aldığı Dell markalı diz üstü bilgisayarda istediği özellik olmayınca şikayetini sanal alemde dillendirmeyi tercih etti. 50 milyonun üstünde Çinlinin online forumların düzenli ziyaretçileri olmaları sesinin Dell tarafından duyulmasına yetti de arttı bile. Sonuçta Dell, yapılan değişikliği müşterilerine haber vermeden yapılmasını hata olarak kabul edip kullanıcılarından özür diledi ve sorunu giderdi.Ülkemizde blogların etkisine ilişkin sınırlı sayıdaki örnekten biri olan ve sanal dünyada kısa bir zamanda güzel bir girişimcilik hikayesine dönüşen blog ise http://www.googlebizelogoyapsana.com/ .Bir grup arkadaşımızın geliştirdiği fikir, blog okurlarının önemli katkısıyla sanal alemde yankı buldu. Geçtiğimiz Nisan ayında kullanıcılarından gelen isteğe kulak tıkamayan Google Türkiye, 23 Nisan Çocuk Bayramı’nda mevcut logosunu o güne özel değiştirdi ve Google severlerin sevgisini bir kez daha kazanmış oldu. Rekabetin kıyasıya yaşandığı arenada belki rakiplerinin çok önünde ve açık ara birinci sırada olsa Google, marka imajını tazeledi, güçlendirdi ve yaptığı bu hamle ile tüketici bağımlılığını artırmış oldu. “Biz müşterilerimizi dinleriz” imajını da vererek diğer şirketler için de iyi bir örnek teşkil etmiş oldu.

Bunca yazılanı okudunuz fakat en başında söylememe rağmen aklınızda merak ettiğiniz bir soru var: Neden bazı bloglar okurlarını bu denli yönlendirebiliyorlar? Ipsos-Mori’nin yayınladığı araştırma raporunda tüketiciler bloglarda yazılanlara reklamlardan ve adreslerine gelen şirket maillerinden daha çok güveniyor. Blog okurlarının %52’si blogda yazılan pozitif yorumları okuduktan sonra o şeyi satın almaya ikna oluyorlar. Bu da demek oluyor ki verdiğiniz mesajı hangi araçla, hangi mecrada, hangi yolla verdiğiniz bir yere kadar önem arzediyor. Bundan sonrası tüketicinin sizi ne kadar samimi bulduğuyla ilgili. Yapmacık samimiyetler burada gündem dışı bırakırsak; samimiyseniz o denli güven duyulansınız, güven duyuluyorsanız o oranda zenginleşirsiniz.
We Media and Zogby Interactive tarafından yapılan bir başka araştırmaya göre Amerikalı yetişkinlerin %72’si basının tarafsızlığına güvenmiyor. İlginç olan nokta ise okuyucuların %74’ünün blog yazarları tarafından yapılan yayınların/haberlerin gelecekte önemli bir role sahip olacaklarını düşünmeleri.

Peki ülkemizde bu durum şirketler için korkulu bir rüya mı? Şu an için hayır. Fakat bilişim teknolojilerini kullanmayı ve bunlarla hava atmayı seven bir millet olarak gelecek vaat etmekteyiz. Zerrin Abla her ne kadar çetten çuttan ne anlarım ben dese de vatandaş Tonguç’un en sevdiği şey yan binadaki arkadaşıyla chat yapmak. Ayrıca mail bakmak, arkadaş ve yakınlara mail iletmek, sms yollamak… artık sıradanlaşan faaliyetlerden. Fakat tüm bunların altyapısını da paylaşım ve etkileşim oluşturmakta. Muhabbetin her daim vazgeçemeyeceğimiz tek şey olduğunu dikkate aldığımızda internet kültürünün gittikçe yaygınlaşması ve blog yazarları ile okurları arasındaki paylaşımın artmasıyla bilinçlenmeye başlayan tüketicinin gözü daha da açılacak. Şimdiden buna önlem almayan şirketler için ise bu durum büyük bir tehlikeye dönüşecek kanaatindeyim. (Bununla ilgili bir araştırmaya rastlamasam da Avrupa ve Amerika’daki tüketicilere kıyasla çok düşük kalacağında şüphe yok.)

Amerika ve ülkemizden bahisler açarak devam ettiğimiz sohbetimize bir de Avrupa turnesini ekleyerek dünya turunu tamamlayalım dilerseniz.

Her 10 Avrupalı’dan 6’sı blog nedir biliyor. Her 6 kişiden 1’i de blog okuyor.

25 milyonun üzerindeki (İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, İspanya) Avrupalı, şirketler ve ürünleri hakkındaki fikirlerinin bloglardaki görüş ve yorumları okuduktan sonra değiştiğini söylüyorlar. Yaklaşık 40 milyon Avrupalı online yorum okumadan herhangi bir şey almıyor.

Her 3 Avrupalı’dan 1’i internetten okuduğu yorumlar sonucu satın almayı düşündüğü üründen vazgeçiyor. % 50’si ise pozitif yorumlar ile satın alma kararını veriyor. Ayrıca Avrupalıların %25 i okuduklarını yakınlarına ve arkadaşlarına aktarmakta.

Gazetede (%30) çıkan yazı ve makalelerden sonra bloglarda yayınlanan yazılar en güvenilir kaynaklar sıralamasında %24 lük yüzdeyle 2. sırada. Blogları %17 TV reklamları ve %14 ile e-mail marketing izlemekte.

Efendim, laf döndü dolaştı yine “samimiyet ve güven”e geldi. Geçmiş ve gelecek arasında kurgu sanıldığı kadar da zor olmasa gerek. İnsanların samimi ve güvenilir kaynaklara daha da yöneleceği aşikar. Bunun bir trend olmadığı besbelli, fakat gelişen teknolojiyle birlikte insanların yöneldiği araçları tespit etme ve taleplerine cevap verme işin püf noktası olacak.

Ee ne diyelim. Şimdiden kolay gele.

Not: İstatistikler için pdf dokümanı “Heybem E-box” ta. Dıhlayın endürün gali.
Sevgili
Barış Erkol’a ayrıca teşekkürler.

9 Temmuz 2007 Pazartesi


Her seçim de farklı farklı söylevlerle karşımıza çıkan politikacılar bu seçim de kantarın topuzunu biraz kaçırmış olmalılar...
mazotun 1 ytl olması, öss nin kalkması, çiftçiye yönelik vaadler vs vs vs...
ama yukarda görünen basın bildirisi bu işin sınırlarının olmadığının kanıtıdır. acaba bunu hazırlayan arkadaşlar, ülkenin ekonomik durumundan, piyasada dönen nakit miktarından, devletin kasasında ki borç tahvillerden bi haberler miydi?..

3 Temmuz 2007 Salı

Yeter! Söz Milletindir!

Geçen aylarda cumhurbaşkanı seçimi için hararetlenen kulisler bir gece yarısı gelen e-muhtıra ve akabinde Anayasa Mahkemesi’nin verdiği kararla birlikte yönünü genel seçimlere çevirmek durumunda kalmıştı. Gündemin çabuk değiştiği ülkemizde 22 Temmuz için geri sayım başlamış durumda ve partiler için seçim trafiği çok yoğun şu sıralar. Farklı illerde düzenlenen mitingler, sokakları boydan boya saran rengarenk parti bayrakları, daha önce her boşluğa yapıştırılan şimdilerde billboardlardaki parti afişleri, esnaf arası seçim diyalogları, iş dünyasında ekonomik gidişatı yakından ilgilendirecek iktidar senaryoları…

1945 sonrası çok partili demokratik hayata geçiş süreci ile birlikte siyasi arenada bir rekabettir alıp başını gitmekte. Hal bu ya, nice seçim kampanyaları gördü bu millet, nice vaatler dinledi, dinledi… Atılacak oylarla 23. dönem milletvekillerini Meclis sıralarına yollamaya hazırlandığımız şu dönemde de (siyasi aktörler değişse de) söylemler ve sloganlar popülist olmaktan çoğu kez ileri gitmiyor. Toplumun taleplerini seçim zamanı dikkate alan! veya gündeme göre siyaset yapan partilerin seçimden sonra da unutmamaları gereken vaatlerini ve vaatleriyle özdeşleşen sloganlarını sadece tarih hatırlıyor. Bir de tarih okuyanlar veya tarihi bilip ders alanlar.

Konuyla ilgili ağlasak mı gülsek mi şu halimize dedirtecek bir fıkra. Aslına bakarsanız gerçeğe pek de uzak değil.

1950 seçimlerinde Konya’da duvarlara asılı seçim afişlerini okuyan köylü ile aday arasında şu konuşma geçer:
“Topraksıza toprak, toprağa tapu, ürüne fiyat diyorsunuz. Ne zaman olacak bunlar?”
Adayın cevabı ise hazırdır: “Her seçimde, her seçimde azizim.”


Her oyun bir de bedeli var partilere. Şu anda meclisi paylaşan iki partinin 22 Temmuz için ayırdığı bütçe 130 milyon YTL. Seçim kampanyaları olanca hızıyla devam ededursun, biz dilerseniz birlikte geçmişe uzanıp siyasi tarihin inişli çıkışlı yıllarında biraz yol alalım. Hem Türkiye’miz o zamanki hal(ler)ini biraz hatırlayalım hem de güzel ülkemiz için verilen sözleri.





Bu sloganlardan akılda en çok yer edeni DP’yi (Demokrat Parti) iktidara taşıyan 1950 seçimlerinde kullandığı “Yeter! Söz Milletindir!” sloganı. Yine DP 1957’de iktidarı zamanında yaptıklarını anlatırken “Dağlar yol, viraneler bağ oldu.” derken, CHP “YOK. Nal mıhı, marangoz malzemesi, gözlük camı… yok” diyerek karşıt bir propaganda yapıyor. Süleyman Demirel’in partisi AP (Adalet Partisi) kendi dönemlerinde yapılan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü “Avrupa’yı Asya’ya bağladık” söylemiyle 1973 seçimlerinde kullanmaktan geri kalmıyor. Velhasıl yapılan-yapılmayan, söylenen-unutulan… bir döngüdür alıp başını gidiyor uyku mahmuru gözlerini ovuşturan (henüz açamayan, ayılamayan) bizlerin önünden. Ama inanıyoruz ki! onlar yapabileceklerinin en güzelini, verebileceklerinin en iyisini yaptılar bizlere. Şahit miyiz?

Haklısınız şahide ne gerek. Her şey ayan beyan :)

Günümüzde seçim kampanyalarının biçimini değiştiren iki etken yeni teknolojiler ve yeni yönetim teknikleri.

Partiler seçmenine sadece miting alanlarında ulaşmakla kalmıyor farklı pazarlama taktikleri (konser verme, döner dağıtma) ile birlikte e-mail, SMS gibi teknolojinin getirilerinden de istifade ederek zihinlere girmeye çalışıyor.

Partilerin halk nezdindeki imajının olumlu olmasının partiye geri dönüşümü, sandığa girecek kapalı zarfların lehine “oy” olması ihtimalini artırması. Parti imajının en büyük dayanağı da partilerin görünen yüzü olan liderleri. Dolayısıyla parti liderleri nasıl giyinmeleri gerektiğini, halka nasıl hitap edeceklerini, beden dilini nasıl etkin kullanacaklarını… kısacası “nasıl karizma olunuru” koç ve imaj danışmanlarından öğreniyorlar.

Bunun en güzel örneğini 2002 seçimlerinde barajı zorlayan Genç Parti Lideri verdi ve hala da vermekte. Mitinglerinde halkın arasına inmesi, el uzatan herkese elini uzatması, tokalaşması, yeri geldiğinde sarılması, her zaman beyaz gömlek giymesi (şeffaflık, temiz yönetim), kravat takmaması (sizdenim imajı), dillere pelesenk olan sloganlarıyla Cem Uzan profesyonel çalışmanın vitrininde tek başına. Televizyon kanallarında başlayan reklam furyası, sanal dünyada ti ye alınarak yayılsa da Cem Uzan şimdiden halkımızın belleğinde en çok (veya tek) hatırlanan seçim sloganlarına imza atmış oldu.

Ülkemizi dünya dengesinde hak ettiği konuma taşıyabilecek partinin seçimden galip gelmesi temennisi ve oylarınızla biz gençleri geleceğe taşımanız dileğiyle.

22 Temmuz! Ülkemiz adına güzel günler getiriver ve uyan artık milletim, lütfen...

Kolay gelsin Efendim.

Not: Paylaşımından dolayı Emine Dolmacı’ya teşekkürler.

2 Temmuz 2007 Pazartesi

TÜRK EKONOMİSİNDE KAYBOLAN YILLARIN ANATOMİSİ

Heybemizin sessiz soluksuz kalmaması için, bugün sizlerle Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü profesörlerinden İ. Özer Ertuna’nın diğer bir eseri olan 'Türk Eknomosinin Kayıp Yılları' isimli kitabı özet halinde ve kendi yorumumu da katarak paylaşmak istiyorum. Yazar bu kitabında 1989-2005 yılları arasındaki Türkiye ekonomisini ve ekonomimiz üzerinde dönen oyunları tarihsellik ve nedensellik kavramlarıyla gözler önüne sermiştir. Buyurun;

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte, dünya yeni bir çağa girmiştir. İçe kapalı ekonomiler popülaritesini yitirmiş, onun yerine küreselleşme de adı verilen ekonomide engellerin ortadan kalkması ve dışa açılma trend haline gelmiştir. Bu bir bakıma dünya ülkelerinin ekonomideki liberal tavırlarından kaynaklanmıştır. Çünkü kaynakların azalması ve ülkelerin kendilerine yetememeye başlaması diğer devletlerle karşılıklı ekonomik ilişkilerin gelişmesini zorunlu kılmıştır. Prof. Dr. İ. Özer Ertuna ortaya çıkan bu yeni dönemde Türkiye’nin tavrı ne olmuştur ve Türkiye bu olguyu kendi lehine dönüştürebilmiş midir ve bunu için ne yapması lazım gibi sorulara cevap aramıştır. Bunu yaparken de Türkiye ekonomisinin dününü, bu gününü ve yarınını değerlendirmiştir.

Bilindiği üzere kaynaklarının çeşitliliği, yüksek potansiyele sahip iş gücü ve bulunduğu jeopolitik konum gereğiyle Türkiye, oluşan yeni dünya düzeninin mimarı olması gerekirken Samuel P. Huntington’un Medeniyetler Çatışması isimli kitabında yazdığı gibi çatışmanın aktörü olmuştur. Bu hallere düşmek gerçekten çok üzücüdür. Aslına bakacak olursak Anadolu, Batı Medeniyeti ile Doğu Medeniyeti arasında, fakir ve zengin toplumlar arasında, kalkınmış ülkelerle kalkınmakta olan ülkeler arasında, liberal ülkelerle güdümlü ülkeler arasında çok etkin bir köprü durumundadır. Ama önemli olan bu potansiyele sahip olmak değil, bu potansiyeli kendi lehine kullanabilmektir. Türkiye 1989’dan bu yana yabancıların telkin ettiği şişirilmiş balon niteliğindeki gündelik sorunlarla vaktini harcamakta, devlet adına proaktiflikten öte reaktif politikalar üretmektedir. Yani, yarınına bakmadan günü kurtarıcı stratejiler belirlemektedir. Bunun da nedeni, devlet olarak özgüvenimizi kaybetmemizdir.

1989 sonrası Türkiye için kayıp yıllar olarak nitelendirilmektedir. Bu yıllar, aslında kaybedilen değil, kaybettirilen yıllar olarak nitelendirilmelidir. Çünkü Türkiye IMF’nin temel politikaları çerçevesinde oluşturduğu ve pek çok kalkınmakta olan ülkede uyguladığı programlardan medet beklemektedir. Ancak bu programlar, uygulandığı diğer ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de olumsuz sonuçlar vermiş, Türkiye’nin yeni dünya düzeninin oluşturduğu bir ortamda çok kıymetli yıllarını kaybetmesine neden olmuştur. Millet olarak kötü örneklerde ders çıkaramıyoruz. Atatürk’ün 3 Mart 1922’de söylemiş olduğu şu sözünü pratiğe dökemiyoruz:
“Hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatlarıyla, yabancıların planlarıyla yükselebilsin. Böyle bir şeyi tarih kaydetmemiştir.”

1990’lı yıllara gelindiğinde, Türkiye’nin önüne birçok önemli fırsatlar çıkmıştır. Sovyet Bloku’nun çökmesiyle Türkiye’nin etki alanı muazzam genişlemiştir. 1980 sonrası, Pazar ekonomisine geçişteki başarı ve Türkiye’nin laik bir ülke olarak az zamanda çok ve büyük işler başarması Türkiye’yi örnek ülke haline getirmişti. Bu durum Türkiye’nin AB ile ilişkilerini de geliştirmişti. Türkiye’nin yeni oluşan bu düzene verebileceği çok şey vardı. Türkiye bu konumunu, doğu, batı, güney ve kuzeyin işbirliğini sağlamak, ortak çıkarlara hizmet etmek için kullanabilirdi. Ama maalesef Türkiye, başkalarının kendisine biçtiği rollere soyunmayı yeğledi, kral olacağı yerde kralcılığı teşvik etti ve Amerika güdümlü bir ülke haline geldi. Nedense nev-i şahsına münhasır bir yapıya bürünemedi. Önderlik vasfını kendine layık görmedi. Bu durum, milletin de sosyal yönlerini zayıflattı. Böylece esasla değil şekille uğraşmaya başladık. Türk insanı prototip olarak bile yabancıları görmeye başladı. Bu da aidiyet kaybına ve kültürel yozlaşmaya varıncaya kadar birçok değerimizi altüst etti.

Türkiye’nin ekonomik anlamda dününe bakmak gerekirse, her anlamda en büyük başarı cumhuriyetin kurulduğu dönemlerde elde edilmiştir. Çünkü Kurtuluş Savaşı, Türk insanına potansiyelinin farkına varmasını sağlamıştır. Türkiye o yıllarda hızlı bir şekilde demiryollarını millileştirmiş ve yaygınlaştırmış, sanayileşme adına sağlam temeller atmıştır. Ayrıca Osmanlı’dan kalan borçların hepsini ödemiştir. Türkiye tarihinde birçok ekonomik model denemiştir. 1923-1933 arası liberal milli ekonomi dönemi, 1933-1950 arası devlet önderliğinde kalkınma dönemi, 1950-1960 arası liberal ekonomi deneme dönemi, 1960-1980 arası planlı ekonomi dönemi ve son olarak da 1980 ve sonrası uygulanan küresel ekonomiyle bütünleşme dönemi Türkiye’nin denediği başlıca ekonomik modellerdir. Bu modellerin hepsi içinde bulunulan dönemin gereklerinin sonucudur. Henüz yeni kurulan bir ülkenin kendi dengelerini oluşturmadan dışarıya açılması çok rasyonel olmazdı. 1933 yılında Türk sanayisini korumakla görevlendirilen Sümerbank’ın kuruluşu amacında da belirtildiği üzere bu dönemde insana önem vermek ve takım halinde hareket etmek ön plandaydı. Yani Kuvay-i Milliye ruhu hakimdi. Henüz savaştan yeni çıkmış ve 2. Dünya Savaşı’na katılmayan Türkiye ABD kaynaklı kredilerden yararlanmak istemiş, özel sektöre dayalı bir sanayileşme hamlesi başlatmıştır. Bu dönem Türkiye’nin piyasa ekonomisindeki başarısızlık dönemi olmuş ve o dönemden itibaren enflasyon bu güne devam eden bir artış trendine girmiştir. Bu dönem, bir ekonomik ve siyasi krizle sonuçlanmıştır. (TL’nin değeri dolar karşısında %40 değer kaybetmiş, 1960 askeri darbe gerçekleşmiştir.)

1960 ve 1980 yılları arasındaki planlı ekonomi döneminde yine Türkiye sıcak para girişlerine hedef olmuştur. Çünkü bu dönemde reel faizler düşerken TL değeri ters yönde seyir izlemiştir. Bunun aksine ülke serveti yurt dışına kaçırılmıştır. Ve bu dönemin sonunda da 1980 yılında bir askeri darbe daha yaşanmıştır. Fakat bu krizlere rağmen 1980 sonrası Türkiye dünya trendlerine uygun olarak dünya ekonomisi ile bütünleşme konusunda önemli adımlar atmıştır; 1994 yılında GATT Anlaşması’nı imzalayarak Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmuş, 1996 yılında da Avrupa Topluluğu ile Gümrük Birliği’ne girmiştir. İşte bu dönemde, yani 1988 sonrası Türkiye’de enflasyon sorunu ortaya çıkmıştır ve Türkiye bu sorunla uğraşmaya başlamıştır. Böylece Türkiye proaktivitesini kaybetmiş, günlük sorunlarla uğraşmaya başlamıştır. Ayrıca enflasyonla mücadelede yanlış politikalar uygulanmıştır. IMF’nin ülkemize dayattığı sabit kur sistemine dayalı modellerin sonucu olarak hem 1994, hem de 2001 yıllarında iki ayrı kriz yaşanmıştır. Hatırlanacağı üzere bu dönemde faizler çok yüksekti ve birçok yeni banka kurulmuştu. Bir bankanın görevi, uzun vadede borç alıp kısa vadede müşterilerine borç vermektir. Fakat bu dönemde bankalar asli amaçlarını unutup sadece devlete borç vermek ve bundan fahiş kazançlar elde etmek için kurulmuşlardır. Yine bu dönemde birçok şirket kendilerini finanse edebilmek için şahsi bankalarını kurmuştur. Ama krizler sonrası getirilen düzenlemelerle amip gibi türemiş olan bu bankaların birçoğu batmıştır ve ülke hala bu batık bankaların enkazlarını toplamaya çalışmaktadır. Bütün bunlar gösteriyor ki; Türkiye 1989’dan bu yana krizlerle boğuşmaktadır. Bu krizler ülkeyi vizyon kaybına uğratmıştır. Türkiye AB ve Amerika’nın desteği olmadan sorunlarını çözemeyeceğine inanmaktadır. Türkiye’nin bugün yapması gerekense, ihracat seferberliğidir. Üretimi arttırıp, ürettiğini ihraç edip, döviz kazanıp iş yaratmak ve bu dövizle dış borçlarını ödemektir. Bu süreçte Amerika’dan alınan tedbirler nedeniyle doların bir süre daha değer kazanması bekleniyordu. Bu durumda ülke olarak dolarla birlikte TL’nin Avrupa paraları karşısında değer kazanmasına müsaade ettiğimizden, ülkemize yabancı para girişi artmıştır. Bu da ülkemizi ilerde yeni krizlere sokabilir.

Sümerbank deneyimi Türkiye açısından ders alınması gereken bir deneyimdir. Sümerbank modeli çok başarılı bir kalkınma modelidir. Çünkü bu modelde, topyekün kalkınma göze alınmıştır. Aslında bu model kalkınma hamlesi içindeki birçok ülkeye de örnek olabilecek niteliktedir. Çünkü bu model Kuvay-i Milliye ruhu ile oluşturulmuş, yoğun bir emeğin meyvesidir. Bu modelde Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar göz önüne alınmış ve geçmişten dersler çıkarılmıştır. Bu modelde devletçilik sistemi bir amaç değil, bir araç olarak kullanılmıştır. Sümerbank 11 Temmuz 1933’te kurulmuştur. Kuruluşunda Sümerbank’ın misyonu şu şekilde tanımlanmıştır:

-Üretim faaliyetleri üzerinde olumsuz etkide bulunan tüm unsurları ortadan kaldırmak,
-Özel kuruluşların rasyonel çalışma yöntemleri ile ticari bir serbesiyet içinde çalışmak,
-Sanayileşmeye süreklilik kazandırmak,
-Sanayileşme hamlesinin gerektirdiği personeli yetiştirmek.

Bugün bile Türkiye’nin tekstil ve giyim sektöründeki uluslararası başarısında Sümerbank’ın başarısı büyüktür. Bu çerçevede birçok yeni fabrika kurulmuştur. Fakat 1980 sonrası Türkiye’nin dışa açık, liberal bir ekonomi politikası izlemesiyle kamu iktisadi teşekkülleri yerli ve yabancı özel kuruluşlara devredilerek, özelleştirme adı altında adeta eritilmişlerdir. Böylece başarı sağlamış bir modelden, sisteme ayak uydurmak adına vazgeçilmiştir. Oysaki kendimiz yeni bir ekonomi sistemi oluşturabilirdik ve böylece kaybettiğimiz özgüvenimizi koruyabilirdik.

Türkiye, bugün adeta dışa güdümlü bir bomba gibidir, var olan dinamiklerinin farkında bile değildir. Yine bugün Türkiye, IMF yönetim ve denetimli bir istikrar programı uygulamaktadır. Bu programın uygulanmasında da hükümet çok kararlı görünmektedir. Bu programın maliyeti çok yüksektir. Program, enflasyonun kontrolünde arzın artmasına değil, talebin kısılmasına öncelik veren bir programdır. Fakat bunun yerine üretimi arttırıcı bir program kullanmak Türkiye için daha iyi olurdu. Programın diğer bir özelliği, iç kaynaklardan öte dış kaynaklara dayanmasıdır. Ülkemize giren bu sıcak para aniden çıkış yaparsa, kriz çanları yeniden nüksedebilir. Bu programla enflasyonu yenebiliriz; fakat Türkiye’nin dış borcu çok fazla artabilir. Bir konferansta şu an Merkez Bankası yönetim kurulu üyesi olan Lokman Gündüz, aslında her krizin bir yenilenme süreci olduğunu söylemişti. Prof. Dr. İ. Özer Ertuna da bu kitabında benzer bir söylemde bulunmuş ve krizleri kendi lehimize çevirmemiz gerektiğinden bahsetmiştir. Raydan çıkmış bir ekonomiyi rayına geri döndürmek için krizlere de bir fırsat olarak bakmalıyız. Fakat uygulayacağımız programlar ve belirleyeceğimiz stratejiler rayına soktuğumuz trenin nasıl gideceğini belirleyen ölçütlerdir. Eğer kendi potansiyelimizle bunu çözemezsek, yani başkalarından medet beklersek o trenin hareket etmesini bırakın, tekrar rayından çıkması kaçınılmaz hale gelir. Bunun için, vizyon sahibi insanlarla proaktif bir pencereden bakıp menfaatlerimizi belirlemeli ve ona uygun pozisyonlar almalıyız.

Türkiye 1989’dan bu yana enflasyonu kontrol altında tutabilmek için çok çeşitli modeller denemiş, ağır bedeller ödemiş; fakat başarılı olamamıştır. Bu modeller “kur çıpası” veya “kur+ücret çıpası” modelleridir. Piyasa ekonomilerinde, enflasyon, faizler, kurlar ve ücretler arasındaki dengeler çok önemlidir. Denge bozuklukları mali, ekonomik ve sosyal krizler doğurmaktadır. Enflasyonla mücadele genellikle ekonomik riskler yaratmaktadır. Bu riskler de faizlere yansıyıp, dengelerin kurulmasını güçleştirmektedir. Bu nedenlerden enflasyon, kurlar, faizler ve ücretler dörtlüsünden, kur çıpası, enflasyon çıpası gibi tek faktöre bağlı enflasyonla mücadele programları başarısızlıkla ve krizle sonuçlanmaktadır. Yukarıdaki dörtlü arasındaki dengelerin kurularak, korunmasına denge hedeflemesi denir. Bu hedefleme ise, ekonomide faiz ve kur risklerinin asgariye indirilmeden gerçekleştirilemez. Bunun için ulusal bir uzlaşma gerekmektedir. İnsanlar bilimsel platformlarda daha çok tartışmalı, geçmişten ders alarak en uygun sistemi ekonomiye adapte etmelilerdir.

Peki TL’nin aşırı değer kazanması nelere sebep olur, bu durum ekonomiye nasıl yansır gibi sorular günümüzde tartışma konusu olmuştur. Türk parasının aşırı değer kazanması sonucunda, dışa kapalı ekonomi dönemlerinde iki, küresel ekonomiyle bütünleşme döneminde de iki olmak üzere toplam dört önemli kriz yaşanmıştır. Dışa kapalı ekonomi döneminde sabit veya basamaklı artar kur rejimi, açık ekonomi döneminde ise kur çıpası rejimi Türk parasının aşırı değer kazanmasının temel nedeni olmuştur. Ancak günümüzde serbest kur rejimi altında da Türk parası değer kazanmaktadır. Yani yeni rejim de Türk parasının aşırı değer kazanmasını engelleyememektedir. Bunun temel nedeni, Türkiye’nin dış dinamiklere aşırı bağlı olmasıdır. Böylece yurt dışından yabancı para ülkeye akın etmekte ve bu da ülkemizin dış ticaret açığını arttırmaktadır. Böylece devalüasyon beklentisi artmakta, iç piyasadaki güven sarsılmakta ve kriz beklentisi oluşmaktadır. Bu durum en fazla yerli üreticiye zarar vermektedir. Çünkü yerli para aşırı değer kazanırsa ihraç malları pahalılaşır ve ithal malları göreceli olarak ucuzlar. Yine bu durum yabancı yatırımcılara yarar. Ülkeye kısa vadeli yabancı sermaye girer ve yurtdışından borçlanmak cazip hale gelir ve ülkemize gelen bu yabancı sermaye, ülke parasını geçerek aşırı kazançlar elde eder. Bu durumun olumlu etkileri de vardır. İthal malların ucuzlamasıyla, yurtiçinde üreticiler fiyatları arttıramaz ve enflasyon düşer. Böylece ithalat yerli üreticiyi terbiye etmiş olur. Yine insanlar dışarıdan düşük faizli krediler alarak şirket maliyetlerini düşürebilirler. Ama önemli olan, alınan bu kredilerin nerelerde kullanıldığıdır.

Türkiye ekonomisiyle Osmanlı’nın son dönem ekonomisi arasında birçok benzerlik vardır. Bilindiği üzere 1881 yılında Osmanlı maliyesini Avrupa devletlerinin denetimine sokan Düyun-u Umumiye İdaresi kuruldu. Ve bu İdare Osmanlı İmparatorluğu’nu emperyalist sömürülere götüren bir araç oldu. Şu anda Amerika güdümlü IMF’nin de Türkiye’ye olan dayatmaları, buna uzun vadede bir örnek teşkil edebilir. Osmanlı Devleti borç düzeyinin kontrolsüz arttırmıştı ve belli bir noktadan sonra artık, ekonomi bu yükü taşıyamayacak hale geldi ve sonunda iflas etti. Osmanlı’ların borç maliyetleri yabancı para bazında %12’leri bulmuştu. Faiz ve anapara ödemelerinin bütçe üzerindeki yükü %55’lere ulaşmıştı. Bugün Türkiye ekonomisinin borç maliyetleri %12 den düşük değil, hatta bazen %30’ları aşmaktadır. Türkiye’de sıcak paranın kazançları dolar bazında ortalama % 30’ları aşmış, 2002 ve 2003 yıllarında %50 ve %60 düzeylerine ulaşmıştır. Daha da kötüsü Türkiye borç batağına battıkça yurtdışından gelen sıcak paraya %60’lara varan dolar bazında kazanç sağladıkça dönemin önemli gittiğini sanmaktadır. Aslında Türkiye giderek yabancıların eline geçmektedir. Bu oyun, Osmanlı Devleti için yazılan senaryonun aynısıdır.

Sonuç olarak 1989 sonrası yılların Türkiye için kayıp yılları olmasının temel nedenleri; Türkiye’nin kendi hedef ve misyonunu tanımlamaması, bu hedef ve misyona uygun stratejiler geliştirememesi, IMF güdümlü ve denetimli istikrar programları uygulaması ve yegane hedefinin AB ile bütünleşmek olmasıdır. Kısacası Türkiye’nin, ekonomisini sadece IMF desteğiyle düzeltebileceğine ve önündeki tek seçeneğin AB ile bütünleşmek olmasına inanması, geniş potansiyele sahip Türk milletinin, birlik ve beraberlik ruhunu kırmış, ülkemizin iç dinamiklerini derinden sarsmış ve siyasilerimizi dışa bağımlı hale getirmiştir. Yine İbrahim Öztürk Hoca bir seminerinde şöyle söylemiştir: “Ecdadının mezarını bu ülke topraklarında gösteremeyecek hiçbir yöneticiden bu ülkenin kalkınmasına bir katkı beklenemez!” Çalışmamı Atatürk’ün gençliğe hitabesindeki son sözle bitirmek istiyorum: “ Ey Türk gençliği! Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”