10 Mayıs 2009 Pazar

Baharın Aşkına Düşerse Cemre


Önce kardelen çiceği mevsimin ilk müjdesini bırakır bahara. Sonrasında bir beyaz papatya düşer yalnızlığın eline. Sarı-beyaz inciler dizilidir yeşil gerdanlığın üstüne. Ve cemreler düşer her bir zerreye.

Mevsime düşen cemreler gizli bir dokunuşla hayatlandırır hayat sahiplerini… Kim bilir daha kaç yalnız aşkı beslemiştir bu bahar… Bir yeşil seccade serilir yeryüzüne. Toprağa düşen cemrenin secdesinde Hay sesi ayakta... Kün emrini almaya hazırdır mevsim.

Bir cemre de yüreklere düşer. Yüreklere düştü mü cemre, bin bir esmanın coştuğu bayramına dönüşür bahar. Bu bayram coşturur en özgür ruhları, bu bayram seyrettirir en kutsal tabloyu, bu bayram sevdirir en pak yürekleri.

Kuddüs ismi değer bahara, bahar değildir sadece temizlenen, aşklar da Kuddüs isminden nasbini alır. En kutsal haliyle..

Bahar kelimelerini toplar, ılık rüzgar kalplerin en kuytusuna savurur aşk’ı. Kelimeler tek bir ismi, adı aşk kokan baharı yazar. Aşk’ın kokusudur yayılan. Bu kokuyu bir defa almaya görün; ışığın etrafında pervane olan ateşböceği gibi pervane olur, dönersiniz zamansızca. Baş döndürücü bu kokuyu içinize çektikçe tazelenir, tazelendikçe yeniden doğarsınız. Size de yeni, yeniden Kün emri üflenmiştir. Aşkın kaynağından üflenen Kün emri, hiç kesilmeden sonsuzluk okyanusuna karışana dek devamlı akar. Yalnızlık rafa kaldırılır çünkü; sağınızda aşk solunuzda aşk vardır..

Pıtır pıtır patlayan mısır misali, hızla patlayıp kendi kabını aşan çiçek demetleri süratle dağılır her yana. Şimdi çiçek demetleri dallara asılı, sonrasında sonsuz şükrün kucağında meyveler… Yeşil gerdanlığın içinden çıkan sarı-beyaz papatyalar, uyum içinde yer açarlar birbirlerine.Bu aşk’ın tablosudur. Birbirlerine, ne yeşil bu tabloda sadece ben olmalıyım der, ne de sarı-beyaz tonlar. Renklerin dostluğu kadim dostlukları anlatır, geçici ve rastgele değildir. Büyük bir törenle bırakır yeni renkler mevsime kendini… Birbirleriyle ittifak içinde olan çiçekler, tüm kainatı içine alır büyülü kokusuyla… Bu mevsimde büyülü aşk’a davet vardır, reddedilmesi mümkün olmayan bu büyüyle yeşerir ümitler.

Kalplerdeki kışa seslenir mevsim, yüreklere düşen cemre eritir karları. Seyri takibe yetişmez zahiri gözleriniz, aşkın sayısını sayamaz akıllar. Şaşar hesap makineniz, çıkarma ya da çarpma yapılsa da o hep artıdadır. Doğru sözlüdür mevsim, terk etmez fani gibi... En zaman-i yerde karşılar sizi, aşkı kadimdir adı.

Bahar yağmurları arındırır en gizli günahları. Hay emrini alan cemre, toprağa taşır mevsimi. Toprakla buluşması aşkın maşukuyla buluşması kadar kutsal, güneşin gülümsemesi kadar sıcaktır. Sevginin kokusu yayılır altın saçlı baharda… Her yeniye, yeniden aşık olunur. Eskimiş olsa da aşkınız ziyanı yok, nisan yağmuruyla yenilenir. Toprak kokusuna karışan aşkın kokusu, yeniden yenilenerek karışır mevsime.

Hangi sevgili bunca renk demetlerini bırakır elinize? Hangi sevgili tümünü toplayıp getirebilir, saçlarınıza taçlar yapabilir? Yaşadığınız şehirle sınırlı değildir saçlarınıza yapılan taçlar yada elinize bırakılan demet demet çiçekler… Her yeni yaratılış ve diriliş; bilirsiniz yalnız size özel ve yalnız sizin içindir. Engel olmak mümkün değildir bu coşkuya, bu dirilişe. Elime bırakılan demet demet papatyaların beyazlığında bahar’a aşk’ım… İşte bu sebepten ben her bahar’a yine, yeniden aşık olurum.

Şimdi büyülü bir huzur saklıyorum içimde, derin bir nefesle çektim, bir sonraki bahara kadar. Cemreler düşer altın saçlı bahara... Biri yaratılış ağacına, biri yalnızlığa, diğeri aşk’a… Üç cemre düşer, üç harf ile anlatır hikayesini, adı A-ş-k olanı.

Kalbinizin kanat çırpışları kelebekleri kıskandırır mı bilinmez ancak, cemre düşen aşklar acıtmaz kalbinizi, Ol emriyle, çıkılmıştır yola. Umutlara düşen cemre, nasıl yeşertir ve kök salarsa yürekleri, öyle de kabına sığmaz ruhum yeşerir, gökkuşağı renkleriyle. Nasıl beklerse aşık maşukunu öyle beklerim baharı kalp atışlarımla… Sadece lale, sümbül, papatya ve ıtri güller değildir elinize bırakılanlar, gözlerin görebildiği tüm çiçekler, ya da altın saçlı baharda her ne varsa cömertçe bırakılır avuçlarınıza.

Bu aşk baş döndürür, bu aşk şükrü artırır, bu aşk nuru ile aydınlatır, bu aşk tazeler iman güneşini. Güneşin sıcaklığı aşkın şarkısını söyler her dem. Seherde öten bülbüllerin nidaları yalnız O’nu zikreder. Tüm övgüler yalnız O’na. Kainatı kapsayan hiç bitmeyecek bir sevdanın senfonisidir. Her bir azam şahittir bu aşk’a..

Seherde başlayıp ve günbatımına kadar devam eden bu senfoniye, kalp atışlarım eşlik eder. Kulaklarımda rahmani zikirle öten bülbüllerin coşkulu sesi. Gözlerimde haşrin ayetleri. Ellerimde ise rengarenk umut çiçekleri.

Aşkın üstüne, bahar kokuları yayılır. Güçlüdür bu aşk, ayrılığa düşmeyecek kadar güçlüdür. Rahman’ın Cemal isminden sadır.

Rahmet’in aşkından aşk’a düştü cemre..

Ve aşktan aşk’a düştü son cemre. İşte bu yüzden ben her bahar’a yeni, yeniden aşık olurum...

Bu seyri takibe geç kalmamak gerek.. Lakin baharda Aşk’a geç kalmamak gerek…

Aşk adına her ne varsa…

7 Ocak 2009 Çarşamba

Rachel Corrie


"Filistin’den döndüğümde uykumda kâbuslar göreceğimi, burada olmadığım için suçluluk duygularıyla kıvranacağımı biliyorum. Fakat bu suçluluk duygusu bana daha fazla çalışma gücü verebilir. Buraya gelmek hayatımda yaptığım en iyi şeylerden biri oldu. Oraya geldiğimde deli saçması şeyler söylüyorsam, bunun nedeni dolaylı olarak desteklediğim ve hükümetimin başlıca sorumlusu olduğu bir soykırımın göbeğindeyim." diyordu, annesine yazdığı mektuplarından birinde. 2003 yılında Refah’ta Filistinli bir doktorun evinin yıkımına engel olmaya çalıştığı sırada, elinde megafonu dur ikazına rağmen İsrail buldozerinin ileri-geri yaparak üzerinden iki kez geçerek öldürdüğü 23 yaşında Amerikalı barış eylemcisi, Rachel Corrie.


Kendi olma hakkı elinden alınan halkların özgürlük mücadelesine destek için binlerce kilometre ötede farklı bir dilin, kültürün, dinin insanları için hayatını feda etti. Onu Filistin’e getiren; her ferdin yapabileceği en düşük katkının ‘içten içe hissetmek’ olduğunu düşündüğü işgal karşıtı kampanyaya katılma kararını vermesiydi.


Yangına gagasıyla su taşıyan minik bir serçenin kanatlarıyla uçup gelir bombalar kentine. Kalp atışlarının göğüs kafesinden taşan tutkusundadır Gazze. Evinin havaya uçurulacağını zannederek çocuklarıyla birlikte dışarı çıkan bir adamın önüne geçip, tankların namlularının önünde siper eder yüreğini. Derdi dert edinmenin ötesine. Yine de buradaki acıların yekununu hissedememenin verdiği ızdırap, annesine yazdığı mektuplardan birinde şu satırları yazdırır Rachel’e: “Bilmiyorum bu çocukların çoğu duvarlarında tank mermisi delikleri ve sürekli olarak onları seyreden işgalci bir ordunun kuleleri olmaksızın hiç var oldular mı?... Burada olanları görmeden bu insanların yaşadıklarını bilemezsin. Gördüğünde de hissettiğin asıl gerçekliğin bir kısmıdır sadece... İsrail ordusunun silahsız bir ABD vatandaşını vurduğunda karşılaşacağı zorluklar bir yana ordu kuyuları tahrip ettiğinde benim su alacak param olduğu gerçeği ve tabii istediğim anda terk etme şansımın olduğu gerçeği... Amerika’ya geri dönerken burada olanlar hakkında düşünmek benim için çok zor. Çünkü lükse giden sanal bir limanda hissediyorum kendimi.”


Çatışmaların ortasında sevgi ve paylaşımla geçen anlar zihninde bıraktığı lezzet daha önce hissedemediği kadar farklıdır. Geleceğe umutla bakan, yaşama her şeye rağmen tutunan, ufak mutluluklarla yaşamayı bilen insanların arasında Rachel’in yaptığı sorgulama da o denli manidardır ki Ortadoğu insanın kalp portresini çizer en usta ressamlara inat; “Şu anda çok zor bir dönemden geçiyorum. Kendileri felaketin eşiğindeki bu insanların sevgiyle üzerime titremeleri beni hasta ediyor. Amerika’dan bakıldığında bunun bir abartı gibi göründüğünü biliyorum. Samimiyetle bu insanların coşkun nezaketi, hayatlarının mahvolmakta olduğunun baskın delilleri ortadayken bana gerçek değilmiş gibi geliyor. Dünyada böyle bir şeyin daha büyük bir tepki oluşturmaksızın gerçekleştiğine inanamıyorum.”


Rachel’in Gazze’de geçirdiği günler içine dönük yolculuğun da başlangıcı olur. Sorgulamaları günden güne derinleşir, dönüşür ve farklı bir hal alır. Kainatın emrine amade kılındığı insanın iyilik ve kötülük arasındaki seçiminin, meleklerden üstün bir keyfiyete erebileceğini veya hayvanlardan daha aşağı bir mertebeye yuvarlanacağını düşündürür kendisine. Hayatın amacına dair bazı keşiflerini şöyle dillendirir: “...Bu durmalı. Hepimizin yaptığımız her şeyi bırakıp hayatlarımızı bunu durdurmaya adamamızın iyi bir fikir olduğunu düşünüyorum. Bunu yapmanın çok aşırı bir şey olduğuna inanmıyorum artık. Hâlâ daha Pat Benatar’da dans etmek, erkek arkadaşlar edinmek, çalışma arkadaşlarımla şakalaşmak istiyorum. Fakat aynı zamanda bunun durmasını istiyorum. Hissettiğim inançsızlık ve dehşet. Hayal kırıklığı. Dünyamızın gerçek hakikatinin bu olduğunu ve bizlerin de onun bir parçası olduğunu görmekten hayal kırıklığına uğramış durumdayım. Bu dünyaya geldiğimde istediğim şey bu değildi asla. İnsanlar bu dünyaya geldiklerinde bunu umarak gelmiyorlar. Sen ve babam bir çocuk sahibi olmaya karar verdiğinizde bunu istemiyordunuz. Capital Gölü’ne bakıp ‘işte büyük dünya bu ve ben onun bir parçası olacağım’ dediğimde bunu kastetmemiştim. Ben içinde hiçbir çaba göstermeksizin müreffeh bir hayat yaşayıp bir soykırımın parçası olduğumun farkına bile varmadan çıkıp gideceğim bir hayata gelmedim...”


Medeniyetler ittifakını teşekkül eden somut bir adımdı Rachel’inki. Zor bir dönemecin eşiğindeki dünya insanlarına hizmet için yola çıkanların kandan irinden deryaları aşmaya muktedir olmalarına dair nice derslerle örnek bir insan.


The Guardian gazatesinde yayımlanan bir mektubunda her şeyini paylaştığı annesine şöyle diyordu: “İçim, her şeye rağmen, insanlık için umutla doldu.”


Umuda yolculuk Filistin’de ve dünyanın daha birçok yerinde sürmekte. İçimizdeki sessizlikten çok farklı olarak…


Kaynak: Aksiyon Dergisi
www.gordugumdustenote.com 'dan alıntıdır.

23 Kasım 2007 Cuma

Kardeşlik Kırıntılarının İzinde...(II)

Nisyanlık Tarihinde İnsan

Yıllar yılıydı… Aynı toprakta yetişen farklı meyvelerdik oysa. Hem aynı ağacın farklı dallarında olduğumuzu hem de topraktan geldiğimizi unuttuk. Toprağa döneceğimizi de…

İnsan olarak kusursuz yaratılışımıza rağmen, eşsiz ve noksanız yazılmış şu kainat kitabını farklı şekillerde okuma zenginliğine inandıramadık dimağlarımızı.

Köklerini kadim değerlerinden alan kardeşlik şuurumuzu ardı ardına yapılan sinsi operasyonlarla çekip aldıklarından beri öfke bilendik köşe başlarında. O günden beri ilk önce “ben” dedik, ben! Ortak değerlerden soyutlayıp kendimizi, kutsallaştırdığımız yargılarımıza biat ettik. O zaman bu zamandır; solculuk-sağcılık oyunları oynadık. Sıktıkça, bir diğerini; laik-anti laik… Bıktıkça, bir diğerine; Türk-Kürt… Satrançta hep piyon olmayı sevdik vesselam...

Sofrada ekmek böldüğümüz kardeşe aynı anadan doğmamışçasına “öteki” yaftası yapıştırdık. Kendi yüzümüze bu denli yabancılaşmaktan aynalardan dahi korkar olduk…

Vesselam…

Kutsanmış mitler oluşturduk kendimize. Hükümranlığımızı baki kılmak adına hırslar, nefretler, intikam yeminleri ateşledik dört bir yanda.

Hak alıcılar türettik Hakk namına. Bu hakkı Hakk’tan aldığını düşünen… Elinde silah sırtında uzun siyah paltolu kahraman bellediğimiz azmanlara alkış tuttuk bir zaman. Diğer yandan cenazemizi alkışlarla defneder etmez, yiten değerler üzerinden polemikler yaptık televizyon ekranlarında.

Senelerdir “rejim tehlikede” yaygaralarıyla yıkamadığımız memleketimizin devletler muvazenesindeki konumunu kendimiz belirledik. Sıralamadaki yerinin en geriler olmasını kendimiz seçtik. Dünya devletlerinin bilmem kaç sene gerisinde olmayı hep biz istedik. Fotoğrafta en arka sıradaki boynu bükük adam olmayı sevdik vesselam…

Her şeyi bildiğini, hükmünün dilediğine geçeceğini, elinin her istediğine uzanacağını sananlarımız oldu. Ta ki aldandık; kanlı eylemlerle milliyetçiliği en güçlü slogan haline getirenlerimiz, cana kast edenlerimiz oldu. Devletin bekasını koruma adına korkunun efendilerinden nemalananlarımız oldu. Dış güçlerin ekmeğine sürülen yağ olmayı sevdik vesselam…

Ne yolsuzlukları, ne vurgunları ne de hortumlayanları sorguladık. Ne faili meçhulleri ne de üç noktayla sonunu getiremeyeceğimiz olayları aydınlatabildik. Ne zaman beynimize kan gitmeye başladı rejimsel yeni tehdit unsurları oluşturanlarımız oldu. Dolayısıyla, her daim tehdit unsuru oluşturanların, bu tehdit unsurlarından ceplerini nasıl şişirdiklerini düşünemedik hiç!

Kürtçe konuşanları dağda Mehmedimizi vuran hain el saydık/sandık. Yüzyıllardır aynı toprakta çeşitlenen kültür coğrafyasının emanetçileri olduğumuzu bilemeyecek kadar cahil kaldık.

Giyinme biçimlerine göre gerici dediğimiz kardeşlerimiz oldu. Başörtüsüne kime moda dedi, kimi siyasal bir simge. Açılmaları için ikna odalarımız oldu, neden örtündüklerini sormaya gerek duymadan!

Kardeşi kalleşçe fişleyenlerimiz oldu sonra. Her defasında demokrasiden dem vuranlarımız ayrıca. Ve irtica avında avladığımız masumlarımız. Düşünce özgürlüğüne koyduğumuz yasaklarımızla hapislere kapattığımız güvercinlerimiz bir de…

Bizden (kardeşlikten) olmayanlarımız oldu vesselam.

Biz, biz olamadık.

Biz, bir olamadık vesselam…

22 Kasım 2007 Perşembe

Kardeşlik Kırıntılarının İzinde…

Yaratılıştaki Harikuladelik

Hayat perdesi aralanıp gözlerimizi açtığımızda her biri birbirinden farklı gözbebeklerinden görmedik mi kainatı? Her biri farklı parmak uçlarıyla hissetmedik mi yaşamı, farklı izler bırakmadık mı dokunduklarımıza? Her biri birbirinden farklı mizaçlarla ben'den ötekini algılamadık mı ilkin?

6 milyar farklı insan sahne almıyor muyuz aynı dünya üzerinde 6 milyar senaryoyla her gün? Bunca farklılık içinde kaç farklı yaşamla öpüştüğümüzü saydık mı herhangi bir gün?

Peki neden kaderdenk noktada yaşam iksirimizin şifresini oluşturan rakamlardan biri öteki’nin yaşamının içinde bir giz?

Hem, neden kimimiz beyaz, kimimiz zenci? Neden topluluklara ayrılmışız doğuştan? Kimimiz neden Türk, kimimiz neden Kürt?

Peki neden demişler insana “mikro alem” evrene de “makro insan” diye?

İşte kainatın dizininde, varoluşun membaında, çokluğun birliğinde kardeşçe değil mi her şey, kardeşliğe uzasın diye değil mi şu yollar?

İki Metrekareden Fazlası Değil..

Bu dünyada kendini bulmadı mı ya da kendinden yitirmedi mi insanoğlu? Buldum sananlar bulduklarıyla aldanmadılar mı? Oysa her şey emrine amade kılınmamış mıydı zaten. Kainat sofrasında ne yaratmıştı ki; bunca sahiplenir olmalarda nice aldanışlar hezeyanına gömdü ruhunu insan.

Kibirden abideler yarattı kendine. Emanete en büyük hıyaneti etti. Kardeşini bırakıp malına, mülküne, tahtına sarıldı… Bütün bunları koruma adına niyet okuyup hükümler verdi… Korktukça kaybetmekten korkusu daha da büyüdü…Yüreklerindeki korkuyu hınçla ateşleyip namlunun ucundan kardeşe kin kusan Firavun zihniyetli dimağlar yaratıldı özenle.

İlkin en yok edici silahları üretmek için sıvandı kollar. Suni gülümsemeler ince bir derinin altında gizlendi sinsice. Hain planlara tokalaşarak, kağıdın en beyaz noktasına kirli elleriyle imzalar düşüldü. Şer güçler dört bir yanda kurulu planlarını yüksek bir tepeye konuşlanarak; bu panaromik kanlı manzarayı izlemek için oturdukları yerden düğmeye bastılar.

Sonra, ruh semasının bütün yıldızlarını birer birer vurup söndürdüler. Kayan yıldız değil, alnından vurulan kardeşliğin ta kendisi, tarihin en kara noktasına düşen kıpkırmızı kan idi!

Yürekleri için için yiyen üç günlük dünyanın tek kullanımlık zevklerine peşkeş çekilen kardeşlik ve kardeşçe yaşamak oldu. Oysa hiçbir bedene dar gelmedi iki metrekarelik alan…

18 Eylül 2007 Salı

Bir Ömür Ramazanlaşasım Geliyor

Geceler daha füsunlu, aşk derecesinde sevilecek zaman dilimleri. Gündelik işlerle arama bir mesafe girdiğini hissettirdiğinden belki de. Zamandan ve mekandan sıyrılarak farklı bir buuda geçiş yeri. Daha sakin, daha dingin sanki bünyem. Dudağım kendiliğinden tebessümde.

Uzun zamandan sonra bu saatte kalkıyorum. Uyku mahmurluğunu atmak için kuvvetlice geriniyorum. Hep birlikte sofrayı hazırlıyoruz. Soframız gibi muhabbetimiz de şen. Vakit daralınca ilk günün telaşıyla ne var ne yok mideye boca ediyorum. Dişlerimi fırçalayıp odama çekilmeden evvel elemsiz bir lezzetin tadı var dudaklarımda.

Yaşamın kıyıda köşede kalmış değerleri alacakaranlıkta peyda ediyor. Aldığım her nefes gibi değerini bilemediğim hayat bir kere daha kollarını açmış "yeter ki sen de sarıl" diyor boynuma. Kesintisiz bir dua hali hasıl oluyor ellerime. Açtıkça göğe yükselecekmiş gibi. Dua ettikçe mesafeler kısalıyor. Çarçabuk kendimden sıyrılıp dünya oluyorum. Üzerimdeki her bir insana ayrı dualar yolluyorum.

Zaman işe gitmem gerektiği zırrrrlayarak ifade edince tekmeyi yiyorum evden dışarı. Merdivenleri ceylan gibi sekerek inerken bir yandan da Cihangir kedilerine pisi pisi yapıyorum. Sabahın erken saatlerin bir neşe bir sürur Kabataş’ta. Deniz capcanlı. Bugünün güzel bir gün olacağını müjdeliyor doğa.

İşte zaman hızlı geçiyor. Öğlen olmuş bile. Kafamı masamın üstüne koyuyorum. Hafif bir uyku hali… Rüyamda üstündeki elbiseler epey yıpranmış fakir bir çocuk; ağlamaktan kızarmış gözleri.
- Aç mısın? diye soruyorum.
- Evet, diyor.Dolaptan bir şeyler getiriyorum yemek için. Yemiyor. Yüzüme bakıyor. Bir şaşkınlık hali bende. Neden yemiyorsun diye soruyorum? Cevap vermiyor.
- Aç değil miydin?
- Evet.
- Beğenmedin mi?- …
- İstediğin bir şey varsa söyle alıp geleyim. Lütfen söyle.
- Ağzının ucundan belli belirsiz bir sözcük taşıyor dışarı “Sevgi”.
O an uyanıyorum. Kayboluyor minik çocuk. Anlıyorum ki sevgiye o da, ben de, bütün bir kainat da açız.

Mesai bitiyor… Vücudum henüz ilk günün verdiği yorgunlukla baş etme derdinde. Kapıdan dışarı attığım anda kendimi, temiz hava çarpıyor hücrelerime. Daha iyi oluyorum. Bir kedi ilişiyor gözüme ağzındaki et parçasıyla birlikte. Takip ediyorum göz ucuyla ürkütmeden. Bir de ne görsem, yavrularıyla paylaşıyor. Anlıyorum Ramazan’ı, anlıyorum açken dayanışmanın kıymetini. Daha bir sevgiyle kabarıyorum. İnsan olmanın verdiği hazla daha çok seviyorum kainatı ve içindeki zerratı. Aceleyle atlıyorum sarı dolmuşa, “acele Kadıköy’e” der gibi.

Sema kızıla çalarken Kadıköy’den Boğaz’ın mavi sularına dalıyorum. Birkaç kürek darbesiyle yarılıyorum boğazı. Ne kadar hızlı olsa da bir o kadar aheste. Eminönü’de soluklanıyorum. Tatlı bir iftar telaşı. Turistler için kuşyemi satan yaşlı teyze hala Yeni Cami’nin önünde. Kuşlar onun eteğinde. Yaşlı ayakkabı boyacısı Cemal Usta derin düşüncelerde; birinin daha hayallerine cila vuruyor. Pide kuyruğunda tesbih taneleri gibi dizilmiş insancıklar, her biri şükreder. Lokantalar hınca hınç, herkes yerini almış dakikalar sayılmaya başlanmış. Kare kare fotoğraflıyor gözlerim yaşamın her kesitini. Bu an’ı da sarıp sarmalayıp beynimdeki en güzel klasörde arşivliyorum.

Enstrümantal bir parçadaki gitar tınısı yüreğim. Zihnim berrak bir deniz. Tepeden tırnağa sevgi doluyum. Taşmak arzusuyla kalabalığa karışıyorum. Şerbetçi gibiyim ağızlarda tat bırakmak niyetim.

Karnımdaki gurultulardan vaktin yaklaştığı aşikar. Hemen iftar kuyruğuna :) Ayşe Teyze’nin, Cemal Dayı’nın arkasına ben de sıralanıyorum. Yolunu mutluluğa çıkartmaya söz veren Safranbolu’nun dar ve sırlı sokakları gibi iftar kuyrukları da kıvrıla kıvrıla sevgiye uzuyor. Kuyruktaki -her kesimden- insanların çehreleri biraz sonra yanacak minarelerdeki mahyalar gibi, ışıl ışıl. Evlerde başlayıp mabetlerde yankı bulan, çarşı-pazar dolaşıp sofraları coşturan bu sevgi halesi gönülleri öylesine yumuşatıyor öylesine kaynaştırıyor ki, bir ömür ramazanlaşası geliyor insanın.

Barış ve kardeşlik dualarıyla açıyoruz ilk iftarı. Minareden yükselen sedayla çadırı dolduran yüzlerce insanın ağızlarına götürdükleri lokmalarla açıyorum orucumu. Önümdeki çorbanın dumanı tütedursun bir yandan, gönlüm bu manzara karşısında buğu buğu... Ağzıma attığım minik zeytin tanesi boğazımda düğümleniyor. Böyle bir mozaiğin örgülendiği bir sofrada bulunmak ne hoş bir nimet. Ne hoş sevgi sofrasına oturmak ve kaşıklamak kardeşçe…

Vuruyorum kendimi yeniden yola. Ağır ağır çıkıyorum yokuşu. Ara sokaklarda insan manzaraları… Yıllar her ne kadar belini bükse de İhsan Amca özündeki mana ve ruhu kavrayıp yeniden gençleşmiş ve dinçleşmişçesine “vira bismillah” diyor yaşama. Ardında ballar balı Zehra Ninemle birlikte yollar usul usul teravihe akıyor.

Bir tatlı vuslat anı Süleymaniye avlusunda. Karşımda bir şölen ihtişamıyla beliriyor, dilimden inci mercan dökülüyor. Bu nasıl bir görkem Allah’ım. Padişahlar gibi buyur edilsem de ana kapıdan içeri, bu haşmet karşısında boynumu büküyor ve saygıyla atıyorum adımımı içeri. Dışarının büyüsü içeride daha da yoğunlaşıyor. Süleymaniye de ilk günün cezbesine kapılmış. İçerideki kandillerden çıkan ışık huzmeleri helezonlar çizerek dualarla birlikte kubbede “bir” oluyor. Ne hoş bir kez daha sevgi sofrasına oturmak ve kaşıklamak kardeşçe…

Bitmeyecek gibi sürse de gece, o da tükeniyor. Cihangir benim için bir başka güzel. Yolumu uzatıyorum, sokakları kolaçan ediyorum. Her şey aynı güzellikte. Eve gelince soyunup dökünüyorum. Bir bardak çay kapıp terasa çıkıyorum. Tarihi yarımadada bugün yaşanılan güzellikler için teşekkür ediyorum…

Efendim hayırlı Ramazanlar.Sevgiyle, Sevgiliyle, bereketle, ağız tadıyla…

Gördüğünüz Düşten Öte olsun… Sevgilerle :)

Müzik: Ömer Faruk Tekbilek - Last Moments of Love
Foto:
asunsal

11 Eylül 2007 Salı

Sınırlar Kalkıyor Roller Değişiyor

Annelerimizden babalarımızdan çokça dinlemişizdir; mahallenin tek televizyonuna sahip olunan evinde bütün çevre ahalisinin toplaşıp tv izleme seanslarını. Odanın içinden kapı dışına taşan kalabalık, ayakta yer bulduğuna sevinenler, pencere pervazından içeriye bakmaya çalışan kafalar, program başlar başlamaz otomatik olarak şişşştt sesi çıkaran sükunet memuru birkaç kocakarı… Her ne kadar bu enteresan zamanlarda yaşayamamış olsak da tek televizyon kanalının olduğu günleri, İstiklal Marşı ile günü merhaba deyişimizi, hafta sonu pas geçemeyeceğimiz –elimiz mecbur- Pazar konserlerini, akşam yayın sona erdiğinde yatmamızı emreden diiiittt sesi ve koca bir saatin olduğu ekrana bakarak saniyeleri saydığımız günleri –arkadaşlar arası TRT’ye göre ayarlı, saniye şaşmaz tavırlarımızı- bilmem anımsamayan var mı?

90’ları başında ilk özel TV’nin yayın hayatına başlamasıyla birlikte çok geçmeden evdeki televizyon bir iken iki, hayatımızın çeşnisi de bir iken bin oluverdi. Pembe dizilerden eğlence programlarına, hatta yayın arasına giren reklamlara kadar renkli kutunun müdavimi olduk milletçe.

Reklamlarla birlikte, evin beyi akşamı edip eve dönüş yolunda hanımın isteklerini yerine getirmek üzere kasaptan yarım kilo kıyma, manavdan birer kilo domates-salatalık ve fırından aldığı 3 ekmek ile birlikte televizyonda izlediği “Akşama babacığım unutma Ülker getir” reklamıyla fileye birkaç da bisküvi atması gerektiğini hatırlatıyordu.

2000’li yıllar gelip çatınca bir yer değişimi olmuş, tatminkar tüketici çoktan göçmüştü bu diyardan. İşte bu noktadan sonra reklamlar artık sıradan gelmeye başladı, canımız sıkıldı. Reklamcılar bu tavrımıza rota değiştirerek yanıt verdiler. Evde ekranın başından kendimi attım, artık reklam bombardımanından azade yaşamaya başladım diyemeden açık hava reklamlarına, e-posta kutularımızı dolduran reklam içerikli maillere, ağzımızın tadıyla çetleşmeye niyet etmişken pattadanak ekranda bitiveren internet reklamlarına maruz kaldı bünyeler. Hatta son dönemde popülaritesi yüksek olan gerillalar ile resmen meydan muharebesinde üzerimize gelmekte dört bir yandan markalar.

Web 2.0’ı dünyamıza seve seve buyur ettiğimiz andan itibaren reklamcılık dünyasında da roller değişmeye, sınırlar kalkmaya başladı. Birçok sektörde olduğu gibi reklamcılıkta da tüketicinin sözü artık gür çıkıyor, hatta gür çıksa iyi.

Ramazan davulu gibi dört sokak öteden hoş bir sada geliyordu kulağa ilk önceleri. Ne zamanki davulcu bizim sokakta bitiverdi, o zaman uykuları kaçmaya başladı şirketlerin. Anlaşıldı ki, tüketici; ben hem söylerim hem çalarım hem de oynarım diyor. Tüketici yıllardır ağıt yaktığı sazı elinden bıraktı. Artık birer birer davulu ellerine başladılar, henüz eline davul almayanlar halaya iştirak etmekte. Haberiniz ola :)

Alternatif mecraların önümüzdeki yıllarda artacağından şüphe duymuyorum, sadece neler göreceğiz merakla bekliyorum. Tabiî ki alternatif mecraların sınırsız olduğuna inanmak aptallık olur. Aynı zamanda bunlar hızla tükenmekte olacak -şimdiden tüketmeyiz zaten. Dolayısıyla yeni yöntemler geliştirmek son dönemde teknolojinin verdiği imkan ve oluşan yeni hayat tarzıyla hem daha kolay hem daha benimsenebilir.

İnternet kullanıcıları için web 2.0 bir devrim niteliği taşıyor. Yüzlerce insanın kafasındaki fikir web 2.0 ile beraber hayat buldu. Bu fikirlerin internette adeta niş pazarlama vakalarına dönüştü.

zooppa.com da viral kampanyalara dönüşebilecek reklam filmi yapma olanağı sağlıyor. Burada yeni reklam yöntemi ile reklam izleyenler artık reklam yapanlar oluyor. Sevdikleri markalarla ilgili kafalarındaki fikirleri uyguluyorlar. Dolayısıyla hayranı olduğu markaları viral kampanyalarla duyurma şansını elde etmiş oluyorlar. Kendilerine saçma gelen reklamlara karşı farklı bir çığır açıyorlar. Aynı zamanda Zooppa ile kullanıcılar sanal dünyada lovemark oluşumuna büyük katkı yapacak gibi gözüküyor.

Yaptıkları reklam ile kendi hikaye veya kurguyu yansıtabilme özgürlüğü insanları farklı bir tatmin düzeyine çıkarıyor. Önüne servis edileni yemekten sıkılan bireyler kendin pişir kendin ye yöntemini internette çok seviyor. Bunu eğlenerek yapmak ayrıca bir zevk veriyor. Hele bir de para kazandıklarında kelimenin tam anlamıyla “tadından yenmiyor” :)

Bu durum aynı zamanda markalara da yarıyor. Markalar çağının birçok gönüllü savunucusu kendi isimlerini birbirleriyle yarışırcasına duyurmaya çalışıyor. Markalar için ekstra bonus :) ürünü kullanan hatta ürünle özdeşleşen tüketicinin yaptığı reklam çok samimi ve içten kabul edilmeyi kolaylaştırıyor. Heyblog yazısındaki gibi insanlar bir şey almadan önce veya karar aşamasında bunu fazlasıyla araştırıyor. İşte bu noktada zooppa niş bir alana ilaç gibi gelebilir. Göreceğiz..

Bu yöntemin geleceği nedir ne değildir, kestirmek pek kolay değil. Fakat yeni yaşam tarzları, gelişen teknoloji, insanların değişen ihtiyaçları zooppa’nın geleceğini bence parlak kılıyor. Aynı zamanda ilerisi için düşük maliyetli bir uygulama reklamverenlerin de işine gelmez değil.

Aynı zamanda işte size Türkiye’den bir örnek;
www.reklamyarat.com Henüz amatör bir başlangıç olsa da ben yapanların emeğini takdire değer buluyorum.

Sanırım gelecekte “zap”lamasak da “zooppa”layacağız kesin :)

Katkılarından dolayı Sevgili Yüce Zerey’e teşekkürler.

10 Eylül 2007 Pazartesi

Aklımızda Futbol Kalbimizde TÜRKİYE

Son yıllarda yaptığı sponsorluklarla Türk sporunun en büyük destekçilerinden biri konumuna gelen Ülker Grubu geçtiğimiz Haziran ayında Türk Futbol Milli Takımlarının 5 yıl süreyle ana sponsoru olmuştu.

Türkiye’nin en çok reklam veren şirketlerinden olan Ülker, yaptığı reklam harcamaları bir yana, kalitesiz kurgu ve basit (belki saçma) prodüksiyonlarla birçok kimseye "bu şirketin çöpe atılacak çok parası var" diye düşündürüyor. Evet birçok kez ben de aynı düşüncede olsam da Ülker son reklam filmiyle bir taşla sayamayacağım kadar olumlu harekette bulunmuş.

Futbol ülkemiz için yalnız hafta sonları izlenen bir spor değil, hafta içi yayınlanan tartışma programları, sokakta, bakkalda, kahvede getirilen yorum ve yapılan kritiklerle her haftanın en önemli gündemleri arasında. Sahip olduğu markalar ve ürün gamıyla tüm Türkiye’ye hitap etmek isteyen Ülker, “AKLIMIZDA FUTBOL KALBİMİZDE TÜRKİYE” sloganı ile marka konumlandırmasını başarılı bir şekilde gerçekleştiriyor. Slogan basit ama çok net ve hedefini on ikiden vuruyor. Milli duyguları reklamla birlikte tatlı tatlı gıdıklıyor.
Tüm Türkiye’nin markası olmak demek, halkın markası olmak demek. Halkın markası olmak demek, algılarda halkın sporuyla yer etmeyi bilmek demek. Ülker bunu reklamdaki minik çocukla –Turkcell’in yaptığı gibi- duygusal bir bağ oluşturarak kullanmış. Aynı zamanda algılardaki imzalı top kavramını bu sefer hayranı olduğunuz halk size sevgisini göstermek için bu topu imzalayıp size yolladı; Kapıcı İhsan Amcadan Taksici Ömer Abiye, pazardan dönen vatandaştan plazada işten çıkan beyaz yakalılara kadar “sevgimiz ve desteğimizle arkanızdayız” mesajı reklamda içten ve samimi olarak çok güzel ifade ediliyor.

Duygusal bağ demişken reklam müziği de gayet güzel olmuş- her ne kadar Garanti’nin sucu çocuğunu çağrıştırsa da.
A Milli Futbol Takımımız katılamadığı son iki turnuva gibi bu elemelere de katılamazsa Ülker için de hezimet, katılırsa hepimize festival :)

Bravo Ülker. Kaliteli işlere alkışlarımla beraber teşekkürler…
Haydi Milliler top şimdi sizde yüzümüzü güldürün :)