31 Ağustos 2007 Cuma

İş Bankası: 83. Yıl

İş Bankası'nın gazetelerde tam sayfa çıkan reklamlarındaki sayılara çok anlam veremedim ilkin. "Bankacılık sadece reklam işi değildir" dese de ilan, ben sayfanın neredeyse tümünü kaplayan rakamlarda bir hinlik aramadım değil.

TV reklamı ise son günlerde izlediklerim arasında üst sıralarda. Kiminiz ne var ki canım, düz bir reklam diyebilir. Fakat burada Türk izleyicisi -dolayısıyla tüketici- için önemli noktaları reklamda bir araya getirerek ekrana yansıtmak son derece önemli.

Bunlardan ilki, halk olarak nesnellikten hoşlanmamız. Nasıl alışverişte tüm reyonu al aşağı eder didiklemedik ürün, pazarda tezgahta ellemedik meyve bırakmazsak, şirketlerin de biz en başarılı şirketiz demelerinden daha ziyade kardeşim biz 2000 yılından bu yana % 908 büyüdük demelerini yeğleriz.

Diğeri reklamdaki kurgu. İzleyiciye tüm bunları söylerken adeta okşamak tatlı tatlı. Duygulara seslenmeyi ihmal etmemek. Yine "sizlerle birlikte" mesajını vermek.

Bir diğeri bu kurguyu anlatım etkinliği. İzleyicinin somut olarak algılayacağı netlikte hitap etmek. Doğru nesnel eşleşmelerle algısına oturmak.

Son olarak Haluk Bilginer'in tok sesi İş Bankası'nın kurum kültürünü -ciddiyet, statüko, statik olma- yansıtsa da bankanın kült müşterileri açısından güven tazeler nitelikte.

27 Ağustos 2007 Pazartesi

Cafe Crown: Buzzz

Geçtiğimiz günlerde Yüce Zerey'in kişisel blogundaki Buzzz reklamıyla ilgili eleştirisini okuduktan sonra briefistan'da yine aynı reklamla ilgili nebhucadnezzar'ın yazdığı "Cafe Crown Reklamında Sürekli Buzz Diyen Kız" yazısını keyifle güle güle okudum. Ben de buradan bir kısmını paylaşıyorum, devamı nebhucadnezzar da..

Güneşin 90 derecelik açıyla acımadan insan vücudunu kavurduğu bir günde serinlemek için buz gibi soğuk su içmek yada buz gibi bir cola içmek yerine gündüz vakti kılıksızın birinin "bi cafe cafe crown arası, hemde buzlu" gibi enteresan teklifini geri çevirmeyen güzel ama güzel olduğu kadarda beleşçi bayan.

Üstünde ki askılı kolsuz pembe tişörtü, altında ki krem rengi kaprisi, dalgalı saçları uzun sayılacak derecede ve hafif yanmış o esmer teninde ki esmer gülümsemeyle uzaktan bakıldığında çok masum "bakmaya bile doyamayacağın bir hatun" imajı sergileyen hayallerimin kadını sana sesleniyorum. Ya sen susayınca ne içeceğini bilmiyorsun ya da o kadar beleşçisin ki beleş olsunda isterse zehir olsun mantalitesiyle hareket ediyorsun. Ayrıca adını bilmediğim o yere geldiğinde serinlemek için giriştiğin mücadelede biraz komik. Asfaltta yumurta pişirecek sıcaklığa ulaşılmış bir günde sen her tarafın terli bir halde gelmiş ve yine güneşin tam ortasına oturmuşsun, daha önce ne yaptığınla hiç ilgilenmiyorum bile ama belli ki çok yorulmuşsun ve kan ter içinde kalmışsın. Neden gidip tekrar güneşin tam altına oturup sonrada bu durumdan rahatsızmışsın gibi görünüyorsun anlam veremiyorum. Etrafında gölgesinden yararlanacağın hiçbir şey bulamadın mı? Aslında ilk oturduğunda gölgede oturuyorsun ama sonra ne oluyorsa "cafe crown'un" müthiş tadıyla kendinden geçiyorsun herhalde.

Başlarda çocuğa pas atmaman çok hoş aslında. Arada tam olarak 2 tabure ve yaklaşık 2-3 metre fark bırakarak oturman hayranların tarafından alkışlarla karşılandı. gayet cool ve dünyayı takmayan tavrınla gelip taburene oturuyorsun, belli ki 5 dakika oturup gideceksin, çünkü ne sağına ne soluna bakıyorsun. Bir şeyler içecek insan oturduğunda "nerede lan bu garson" diye etrafına bakar ve garson hala görünmezse hafiften hafiften sövmeye başlar.

Geçelim reklamın çapkınına, çapkın diyorum çünkü kıza bakılarak yorum yapıldığında o tiple kızı tavlaması zor göründüğü halde birkaç artistlik hareket yaparak ve kendinden emin tavırlarıyla kızı etkilemeyi başarmıştır. Takdir edilesi, hemen akabinde eli öpülesidir. Elinde koca bir bardak kafe kıravn yudumlayıp plaja kesik atan bu ağabeyimiz bir yandan da oturduğu taburede bir sağa bir sola sallanmaktadır. O halinle hiç de sempatik görünmüyorsun haberin olsun, koca adamsın ama 5 yaşında ki çocuk gibi elinde içeceğinle sallanıp duruyorsun. bir tek burnunda ki sümük eksik valla. Onu da ilkokul çocukları gibi o masanın altına sürmüş olabileceğinden şüpheleniyorum. Asker yeşili body ve altında ki beyaz kaprinle çok da tarz duruyorsun aslında. Başlarken de demiştim kızın yanında biraz çirkin kalıyorsun diye ama giyim kuşam ve tarzın kurtarıyor işte.

Gelelim o müthiş teklifin yapıldığı sahneye. Allah'ım o nasıl samimiyetsiz ve ruhsuz bir tekliftir öyle. Lütfen gençlerimizi yanlış bilinçlendirmeyelim, bu şekilde kız mız tavlanmaz. Yediğin tekme tokat ve işittiğin hakaret yanına kâr kalır.


kesmediyse nebhucadnezzar'a...

25 Ağustos 2007 Cumartesi

Safranbolu: Değer ve Güzel

Serin bir yaz sabahı, geceden kalma uykuda Amasra. Sadece birkaç adam oltasını sallamış umuda. Erken kalkıyoruz, başka bir güzeli ziyaret sebep. Kuşna Pansiyon’un tavan arasından denize uzanan minik odasında son demler. Doğal yetiştirilmiş domates, salatalık, biber… kahvaltı yapmak bir güzel bir güzel. Nevin Teyze’nin de espirileri, kendine şirinlik katan tontoş yanakları, güleç yüzü ve eli kadar çalışan tatlı dili güne merhabamız oluyor. Akşam İtalyanlarla yaşadığı maceraları birer birer sıralayışı kahvaltı boyunca fonda çalan nihavend makamı müziğimiz, kalbe şifa.

Heybeden son eksilen dolan zaman. Geldiğimiz gibi uğurlanıyoruz. Kimse de hüzün yok. Yaklaşık 100 km uzağımızda olan Safranbolu’ya gitmek için Özemniyet Turizm’in önünde oluyoruz tam vaktinde. Biz otobüsle gideceğimi sanırken 18 kişilik bir servis buluyoruz karşımızda. Maceraların ilk sinyali, göz göze geliyoruz Emre’yle. Yol kısa deyip dert etmiyoruz. Yolculuk başlıyor… iki turist, iki kocakarı, bir hanım kız, Cevat Dayı, ben ve Emre.

Biz bizeyiz deyip yayılıveriyoruz koltuklara. Çok geçmeden bir yerde durup birkaç kişi daha alıyoruz. Sonra bir yerde daha aynı şekilde. Üçüncü duruşumuzda Emre yanıma geliyor. Sonrasında her 15 dakikada bir tekrarlanıyor yaşadıklarımız. Safranbolu’ya –daha sonra anlıyoruz- 20 dakikalık bir mesafede bulunan bir köyde duruyoruz. Kapı öyle bir hızla açılıyor ki ardında ne çıkacağı artık sürpriz değil.
Güneşin yaz boyu yaladığı kalın derisinin üzerinde boncuk boncuk terlerle bir zat haykırıyor minibüsten içeri:

— 10 dakikalık ihtiyaç molası çaylar şirketimizden.

Gülüyorum yıl 1987 gibi. Bildiğimden değil ama çaylar hala şirketten, hala gönülden.

İnen iniyor arabadan ama biz olacakları bildiğimiz için kıpırdamıyoruz bir yere. Yeni binenler koltukları boş görerek yerleşiyorlar bir güzel. Biz olacak komiklikleri pusuya yatmış izlemeye hazırlanıyoruz, vallahi kötü niyetimiz yok. Herkes tekrar doluşmaya başlayınca minibüsün içi hareketleniyor. Haklı olarak eskiler yerlerine oturmak istiyorlar. Kaptan olaylara müdahil oluyor.

Eski Yolcu: (Yerini göstererek) Şey, orada ben oturuyordum da…
Kaptan: Orası biletli yolcuların abi.
Yeni Yolcu: (Karısı ve iki çocuğuyla toparlanırken) Homurdanarak kalkıyor.

Taşlar tekrar yer değiştiriyor. Ayakta seyredecek yolcuları da aldıktan sonra hareket ediyoruz. Derken bir el! Tekrar duruyoruz.

Hacı Amca: Yer yok mu?
Kaptan: (Tepkilerden korksa da almaya niyetli) usulen; biletin var mı amca?
Hacı Amca: Yok. Zaten ayakta çok yolcu var.
Yeni Yolcu: Bizim biletimiz var da ne oluyor, diye ikinci kez homurtularıyla Hacı Amcayı destekliyor.
Kaptan: ……
Hacı Amca: Peki, de git hadi.

Ee hayde, gidelim bari. Bu son duraktı inşallah deyip el açıyoruz :)
---
Yolların kesik beyaz çizgisi film şeridi, Anadolu’yu anlatıyor. Neden geldiğimi anlıyorum gönül gözüyle.

Yüreği çapak bağlamayan güzel
Seninle dertleşmeye geldim.
Kapitalist düzene inat,
Yüreğini nadasa bırakmaya,
Seni kara perçeminden öpmeye.
Kardeşçe,
Kardeşçe sofranda bağdaş kurmaya geldim.
Geldim, kabul buyur.
Anadolum.

Anadolum’un kalbi serçe yüreği gibi ürkek, en ufak çıtırtıya gelemiyor, korkudan güm güm atıyor. Hangi ormanım yakılacak, hangi güzelliğimin üstüne taş yığınlar dikilecek diye bu ürkeklik, bu telaş.

Çok değil ben hatırlarım. Daha dün! Yapmayın, etmeyinlere aldırmaz. Söylenenleri umursamaz. Beş dakikalık zevkleri uğruna ırzına geçenler –nasıl bir ironidir ki- bugün bakire kalmadığına homurdanırlar. Her karışı kanla sulanan bağrına gözyaşlarımı salmak var. Hıçkırmak şefkatli koynunda. Salya sümük böğürmek, kızaran gözlerle yüzüne bakıp bakıp helalleşmek.

Biliyorum benden de korkarsın ama -hiç incitmeden- uzaktan seveceğim. Sadece…
---
Çok geçmiyor ki Safranbolu’nun şefkatli kollarındayız. Adını aldığı bitki gibi değerli Safranbolu, gelip görmeye değer.

Çeşmeli Konak’a ilk adım, Safranbolu’ya merhaba. Lobiden alt kattaki salona buyur ediliveriyoruz soluklanmak üzere. Meraklı bakışlarla irdeliyoruz konağı. Hayat yolculuğunun mola duraklarında geriye dönüp ayaklarının teptiği onca yolu muhasebe eden seyyahın gönlü gibi, son derece güzel restore edilmiş Çeşmeli Konak. Etrafta sırıtan bir şey yok. Gözlerimiz dört dönüyor, aynı noktalara defalarca bakıyor. Kaçırdığımız, konuşamadığımız ne varsa dillendiriyoruz. Bu arada çaylar soğuma arefesinde, ılıkça.

Sureten gençleştirilse de yılların yorgunluğu var üzerinde. Tahta merdivenlerden odamıza doğru çıkarken bize hissettirmemeye çalışsa da esnediğini, gıcırdıyor yüreciği. Anlıyorum, kolay değil elbet. Kim bilir kaçıncı kişiyiz. Üst katta genişçe bir hol mevcut. Pencerenin olduğu kenarda sedirler, üzerlerinde oyalı danteller, Anadolu’ya özgü motifli yastıklar ve yerde kilimler. Buradan odalara uzanan kollarıyla buyur ediyor her misafiri yaver gibi güleç bir yüzle içeri.

Gönül seveceği kişiyi bildiği gibi huzura ereceği yeri de hissediyor. Bütün yüklerinden arınmışçasına koyuveriyor kendini orta yere, başlıyor aşkla semah. Dört aylık bebek gibi mis kokuyor odamız. Yayılmadan odaya fotoğraflıyoruz her kareyi. Çift ve tek kişilik birer yatak mevcut olan bu şirin odada Emre büyüklük yapıyor yaşça büyüğüne :)

Yol maceralarından arta kalan yorgunluğu birkaç saatlik uykuyla atıp, salıveriyoruz kendimizi Safranbolu sokaklarını keşfe…

Devamı var :)

23 Ağustos 2007 Perşembe

Sprite: Acımasız Gerçekler

Geçtiğimiz aylarda ülkemizde de yayına giren Sprite'ın Acımasız Gerçekler temalı reklamlarını ekranlarda izlediniz. Benim gibi TV ile arası iyi olmayanlar sanal alemin en sevilen sitesinden -YouTube'dan- daha fazlasını izledi belki de.

"İmaj hiçbir şeydir, susuzluk herşey" diyerek belleklerimize kazınan Sprite bu kez başka bir gömlekle karşımızda.

Küresel ısınmanın paranoya olmadığını idrak eden, yaz sıcaklarını anormal derecede hisseden, barajların dibinin görüldüğü ülkemizde küresel ve yerel markalar brrrr, buzzz, ayssss reklamlarıyla varsın içlerimize kavak yelleri estire dursunlar.. Sprite enteresan bir konumlandırma stratejisi ile tüketicinin algısına oturma çabası içinde. Gazlı içecek pazarında önümüzdeki yılların daha çetin geçeceğini düşündüğümüzde Sprite'ın daha çok tüketicinin zihninden yer çalmaya çalışmasını beğenerek izledim. Beğenerek diyorum, içinde bulunduğumuz zaman içerisinde davulu eline alan tüketicinin önümüzdeki yıllarda istekleri bitecek gibi değil. Naçizane, bunun şu şekilde olacağı konusunda kalbim ve zihnim bana şunu söylüyor:

Geleceğin tüketicisi markalardan samimiyet ve güven bekleyecek. Ha bunları bugün aramıyor mu? Evet belki.. ama hangi marka kendisine o denli samimi???

Sprite'ın reklam kampanyasını beğensem de samimi olmadığını düşünüyorum. Bahsettiği şeyler acımasız gerçekler değil ki hepimizin bildiği şeyler, acıtan bir tarafı yok. Hatta bundan mutluluk da duyuyoruz. Asıl önemli olan Sprite'ın marka vaadine uymayan yanlışlarını itiraf edecek gücü kendisinde bulması ve işte beni acıtan gerçekler bunlar demesi...

izlesene.com üzerinden de kampanyanın içine bizleri de dahil etmelerini yadırgamıyorum elbet. Ne de olsa çok malzeme çıkar. Fakat nasıl acı gerçeklerse (?) güldürecek hepsi bizi. Ayrıca biz bütün bunları seviyoruz da zaten milletçe. Kimbilir belki aramızdan siteye Corporation belgeselindeki gibi muhalif videolar yapanlar da olur, ödül alamamayı göze alarak :)


22 Ağustos 2007 Çarşamba

Nur Yol Duası

Hayatımızı mı basitleştirmeye çalışıyorlar,
basit insan olmamızı mı istiyorlar?

Ağlamak veya gülmek arasında
Gülüp geçmeyi ya da...

3 kulhü 1 elhamı da okuyamayacak olanlar varsa estore, hemalhemsat, siberstore gibi sitelerden ürünü temin edebilir. O okusun siz amin deyin. Yalnız bu ürünün yanında el açan bir aparattta promosyon olsaymış iyi olurmuş. Malum trafikte el açarsanız sizi bu yol duası da kurtarmaz hafizanallah :)
Hayırlı yolculuklar efem...

16 Ağustos 2007 Perşembe

Mülakat Anıları: Bir Başka İnsan Kaynakları

Blogumuzda bir tatil havası var sanıyorum. Paylaşımlarımızdaki düşüş açıkça gözlemleniyor :) Tatillerinizin de heybenizi dolduracak duraklar olmasını dilerim.

Benim bu sefer sizlerle paylaşımım Sevgili arkadaşım Mehmet Erkan’ın yeni çıkan kitabı “Mülakat Anıları Bir Başka İnsan Kaynakları” üzerine olacak.

Günümüz iş dünyası kültürümüze özgü olmayan çeviri garibesi birçok kitapla dolmuş halde olduğu konusunda sanırım sizler de benimle hemfikirsiniz. Sevgili Mehmet alanında ilk kez bu tabuyu yıkarak öğretici ve sıkıcı bir dille değil, öykü samimiyetinde bir üslupla bizlerin karşısına çıkıyor olması bence kitabın okunması için yeterli bir sebep. Mehmet dikte etmiyor, bilmişlik taslamıyor, bu böyle olur demiyor. Nasıl olması gerektiğini bizlerin bulmasını arzuluyor.

Benim en çok hoşuma giden ise yazar ile okuyucu arasındaki mesafeyi kapatma gayretini samimi bir şekilde Mehmet'te görmem. Kendi deneyimlerinin yanında okuyucunun da sahip olduğu nice hikayeyi veya anıyı da unutmuyor. Bizleri http://mulakatanilari.blogspot.com/ blogunda ilginç mülakat anılarımızı paylaşmaya davet ediyor. Bununla birlikte ilk kez bir kitap blog dünyasında tüm okuyucular arasında tartışılmaya, değer katmaya ve bir sinerji oluşturmaya açık hale geliyor. Bunun içinde Sevgili Mehmet bizleri bu güzel oluşuma katkı sağlamaya teşvik ediyor.


Sevgili Mehmet'in iş dünyasında edindiği tecrübeleri edebiyatçı kimliğiyle birleştirerek sadece iş arayanlar ya da insan kaynakları çalışanları için değil, tüm insanlar için zevkle okunabilecek bir eser oluşturduğunu sizler de okuyunca göreceksiniz.

Mehmetcim tekrar hayırlı olsun. Başarıların sürekli olsun.

Sevgilerle.

8 Ağustos 2007 Çarşamba

Gördüğüm Düş Değil!, Düşüncem ve Olması Gereken

Bu sabah saat 6 ya dogru uyandım. Hafif bir ürperti içimde. Bir rüya görmüştüm. Ulkemizde bir savas ilani cikmis ve buyuk bir savasin hazirliklari yapiliyor. Kuzey Irak'a buyuk bir cikartma yapilacak. Ben ve kardesim de ulkemiz icin gonullu olarak cepheye gidiyoruz. Ailelerde buyuk tedirginlik, butun halkta bir korku hakim.

Velhasil cephede sicak catisma icindeyiz. karsi tarafa (aslinda karsi tarafin kim oldugunu tam bilmiyoruz, dusmanimizin kim oldugundan emin degiliz) havan mermisi atiyoruz. hedefi vuruyoruz. fakat onca uzaktan vurdugumuz hedeften kopan sarapnel parcalari uzerimize geliyor. istisnasiz her atisimizda bu boyle. Gelen parcalardan korunmak icin surekli bulabildigimiz uygun bir yere kaciyoruz. nihayet bir parca benim basimin uzerinden geciyor fakat kardesimin bir parmagini kopariyor. onu savas alanindan aliyorum ve eve goturuyorum...

Bu ruyayi nereye yormak gerek emin degilim ama gecenlerde yazdigim yazida Kurt sorununun cozumunun bolgeye yapilacak egitim yatirimlariyla ve meselenin insani bir platformda ele alinarak cozumlenmesi gerektiginden bahsetmistim. iste ruya sanki buna bir isaretti. zorla, savaşla, kavgayla mesele çözülmeyecek; hatta oluşacak bir durumda kardeşin kardeşe düşmanlığı vuku bulacak, mesafeler daha da uzayacak. Sözün özü, eğitimle, sevgiyle, diyalogla zannediyorum kardeşlik bağlarımız daha da güçlenecek.

Sevgilerle