30 Mayıs 2007 Çarşamba

İdraklarınıza EFT Edilmiştir

“Heybeci yazar, yazar Heybeci.”

Küçüklüğümüzde başlarız dinlemeye ve bütün bir çocukluk nice hikayeleri dinlemekle geçer. Derken büyürüz de yaşadığımız gençlik deneyimlerini hep hikayeleştirerek aktarırız akranlarımıza. O da yetmez iş dünyasında da süregelir hikayeler. Sevdiğimiz markaların, bizlere yön veren liderlerin, en iyi şirketlerin başarı hikayelerini dinlemek hoşumuza gider hep.

Dünyada “Story” isimli seminerleriyle ün yapan ve yetiştirdiği öğrencilerin başarılı yapımlara imza atmasını sağlayan Robert McKee Haziran’ın ilk haftası İstanbul’da olacak. Reklamcılara, liderlere, CEOlara… hikaye yazmanın inceliklerini öğretecek.

Bu zamana kadar anlatıldı dinledik. Anlattık dinlediler, dinlemiş gibi yaptılar. Okuduk, vay anasını ne adammış dedik. Hatta övgümüzü küfürle süsledik. İmrendik, kıskandık belki de… Şimdi aynayı kendimize tutalım. Dünya sahnesi üzerinde 6 milyar insan, 6 milyar karakter, sadece gün içinde yaşadığımız kısa bir zaman dilimi içinde 6 milyar senaryo. Kim de yok ki bir ömre sığacak 100 farklı hikaye. Fakat bu devridaim içinde sonsuza uzar yarım kalan hikayeler. Kıyıda köşede bıraktığımız kaç yarım hikayenin sahibiyiz kim bilir. Artık dünya yazıyor, kısa cümlelerle değer katıyor insanlar hayata, yazılanlar paylaşılıyor. Lafın özü; artık heybemize tıktıklarımızı boşaltma vakti geldi de geçiyor.

Konuyla ilgili Heybeci Robert abimiz de bakın ne diyor: “Üstün nitelikte bir senaryo yazdığınız zaman başarılı olur ve saygı görürsünüz. Öğrenilecek başka bir şey yok. Sosyal becerileriniz önemli değil. Bana bir bakın: iğrenç bir adamım. Kimi tanıdığınızın önemi yoktur. Bir gün herkesi tanıyacaksınız. En başlarda ben de hiç kimseyi tanımıyordum. Bu önemli değil. Önemli olan yazdıklarınızın kalitesi. En başta herkes ama herkes aptalca şeyler yazar. İleride başarılı olacak olanlar, yazdıkları şeyin aptalca olduğunu fark eden ama yazmaya devam edenlerdir."

Evet yazacağız. Okuyacak, anlayacak ve yazacağız.

Kendine hayatta yüksek bir gaye edinmiş yazar adayları için McKee’den birkaç tavsiyeyi de paylaşmadan geçemeyeceğim.

* Hikaye karşısındakine şunu anlatır: Hayatlar daha iyiye/kötüye doğru nasıl ve niçin değişir?
* Yazarlar da insandır, fakat olayların gidişatına hakimdirler.
* Ticari başarı ve sanat arasındaki çelişkiyi önemseme.
* Yazar, klişelere karşı savaşı kaybedendir.
* İnsanlar bir şeyler yapmaya yetenekli yaratılmışlardır.

Ayrıca McKee’nin beğendiği ve izlemeye değer dediği filmlerden biri olan 1974 yapımlı Chinatown’un kendi ağzından analizi. Bir film bakın nasıl hikayeleştiriliyor. Unutamadığımız filmlerin kaçının hayatımızda bir izdüşümü yok? Var. Hepsinin var. Buyurun izleyin.

Lafı eveledim geveledim o kadar. En iyisi ben bir Heybeci olarak konuyu idraklarınıza EFT ediyorum.

“Savaş! Onur ve aşk için.”

29 Mayıs 2007 Salı

Heybe Felsefesi ve Değişen Marka Anlayışı

Heybe Felsefesi ve Değişen Marka Anlayışı

IAA Uluslararası Reklamcılar Derneğinde Yaptığım Sunum...

27 Mayıs 2007 Pazar

Maymun ve Nefs

Asya'da maymun yakalamak icin kullanilan bir cesit tuzak vardir. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir agaca veya yerdeki bir kaziga baglanir.Hindistancevizinin altina ince bir yarik acilir ve oradan icine tatli bir yiyecek konur. Bu yarik sadece maymunun elini acikken sokacagi kadar buyukluktedir, yumruk yaptiginda elini disari cikaramaz. Maymun, tatlinin kokusunu alir, yiyecegi yakalamak icin elini iceri sokar ve yiyecegi kavrar, ama yiyecek elindeyken elini disari cikarmasi olanaksizdir.
Sikica yumruk yapilmis el, bu yariktan disari cikmaz.

Avcilar geldiginde, maymun cilgina doner ama kacamaz. Aslinda bu maymunu, tutsak eden hicbirsey yoktur. Onu sadece onun kendi bagimliliginin gucu tutsak etmistir.
Yapmasi gereke tek sey elini acip yiyecegi birakmaktir. Ama zihninde acgozlulugu o kadar gucludur ki bu tuzaktan kurtulan maymun cok nadir gorulur.

Bizi tuzaga dusuren ve orada kalmamiza neden olan sey, arzularimiz ve zihnimizde onlara bagimli olusumuzdur. Tum yapmamiz gereken, elimizi acip benligimizi ve bagimli oldugumuz seyleri serbest birakmak ve dolayisiyla ozgur olmaktir.

Joseph Goldstein

23 Mayıs 2007 Çarşamba

Armutçuk: Bir Yol Anısı

Gir İçime Ama Derinime İnme

- Tonguç Çitlembik
- Burda.
- Dilara Tatlırüya
- Burda
- Abdurrahman Pordoğan
- Burda.
- ve diğerleri.
- Herkeşler burada.??
- Sür kaptan…

---0---

İlkin kasvetli başlar yolculuklar. Sermayesi heyecan aşkın, farklı tüketilir. Tükettirilir bazen.

Gayz dolu yürekler, bilenir her daim. İyi olana da iyiliğin her zerresine de düşmandırlar. İnşanın zor olduğu yerde yıkmayı severler hep. Büyük keyif verir bu onlara, nice emekleri kısmen de olsa zayi etmek mutluluktur onlar için. Planları hep bu yöndedir, hoşgörüyü sevmezler, kardeşçe yaşamak istemezler. Yıkamadıkları zaman kuduz köpek gibi kudururlar. Etrafa havlarlar, korku salarlar en azından.

Ama bilirler ki gönül dostu yeminlidir. Yola vurmuştur çoktan kendini. Varlığıdır sırtındaki heybesi. Azığı kara toprağın tozu, sevdası yolun sonudur.

Bedeni tarumar olsa dahi sona varacağına inançlıdır ve ümitli. Yolun dağlara varacağını kabul edecek kadar gerçekçidir ve cesur. Her muhtaca yardıma koşmaya inançlıdır ve sorumlu. İnsanları kucaklayandır ve sevgi dolu olan. O gönüllüdür ve “gönül dostudur”…

Aklanacak dünya, bir ömürlük yalanın son perdesinde akıllanacak insanoğlu.

---0---

Yola çıkmak da zordur, varmak istenilen yere ulaşmak da. Ama yola çıkmıştık sonunda, mutlulukla.

Pazar sabah 7.00, Edremit’teydik.
Sanki Armutçuk’a gelişimizi tebrik ediyordu doğa, parkı dolduran onlarca insan karşılama komitesi gibi alkışlıyordu gönül dostlarını gizliden ve bilmeden. Şaşırmıştık, bu bayramın adı Hıdrellez olsa da sebepler çizgisinde bu bayram Armutçuk’a gelişimizin bayramıydı. Farkına varamadığımız bir lütfun yine orta yerindeydik.

---0---

Ve Armutçuk.

Sofrasına oturduğumuz güzelliklerin en tatlı, en lezzetli, en bereketli lokmasıydı Armutçuk.

Üzerime giydiğim tüm markaların görünmez boyundurukları altında, Mehmet Emmi’nin tozlu yırtık ayakkabısına attığı her dikişin yüreğime battığı.. varlığa karşı yokluğun mücadelesini algılayamadığım, köhne çatısı çökse de zihnimin altında kalamadığım, benden ırak memleket Armutçuk.

Milyonların her gece şafak sökene kadar onar bölüm birden hatmetmeye çalıştığı ıssız bir ada değil, gerçeğin ta kendisi. Cüzdandaki parayı değersiz ve anlamsız kılan, elindeki bir top kekle mutluluğu bedavaya verecek kadar diğergam bir diyar Armutçuk.

Bildin mi?
Aşkı ve yarını.

---0---

Bizim çocuklarımız.

Yeşilliği bölen kavruk toprağın bağrında biten kırmızı gelinciğim, Pakizem.

Asırlardır kuraklığın egemen olduğu derin, yarık yanaklara nemi yeter gözlerinin, kalbi ellerinden büyük, yiğidim, Alim.

Koşma! Düşersin deyişlere aldırmaz. Düşse bile yeniden ve bir o kadar daha delice koşacak kadar cesur olmayı bize de öğret. Saçlarını rüzgarların taradığı sarı papatyam, Eminem.

Gurur abidesi bedenimi diz çöktüreceğim önünde. Senin gibi pak olmayı, safderun kalabilmeyi kulağıma fısılda. Gözlerinde şafağı gördüğüm delikanlım, Cemilim.

Bildin mi?
Aşkı ve yarını.

---0---

Ayrılık anı. Herkes el sallıyor sevdiğine, ben de sallıyorum, görmüyor. Görsün istemem ki, “kal” demeyi bu kadar istemez yürek!

Minicik eller uğurluyor bizi. Sağanak yağmur altında ilerleyen arabanın silecekleri gibi bir sağa bir sola salınıyor minik eller, onlar da bizi çok sevdi. Kimisi minibüsün peşinde hala, köyden çıkana kadar eskortluk yapıyorlar gönül dostlarına. Çok mutlu herkes. Dönecek gibi ayrılıyoruz…

Kırkikindi yağmurlarıyla yıkadığınız bedenlerimizde açan yedi renk gökkuşağını boynunuza dolamaya, sizleri sarıp sarmalamaya yeniden geleceğiz çocuklar…
Geleceğiz ve güzel günler göreceğiz.

Dönüş yoluna vurduk yılgın bedenlerimizi. Minibüs camından biteviye uzanan yolun kesik beyaz çizgilerini sayamaz oluyor gözlerim, koltuğa yığılıyor kafam, gökyüzü simsiyah kesilmişken beni mutlu eden ay ışığı; ümidim, aşkım, duam…

Bu kez anladık ki;
Her siyahın üzerine bir beyaz kondurmuş Mevla.

---0---

Gece gündüze varırken bir kez daha alemin üstünü örten karanlık ağarıyor ağır ağır. Sessizliğin çöreklendiği yüreklerimizde sabaha ermenin, “günaydın Güneş” diyebilmenin heyecanıyla gönül evimizden bir umut pır pır ediyor taa Armutçuk’a.

İçime girdim, çemberin içine… Bin kere sen ölmüşsün, bin kere ben, geriye kaç ben kalmış bizden? Bilmem. “Seni bilmem ama ben yarın da ölmeyeceğim.”

Ve bu kez bildik ki;

Aşkta Yarın Yok.

18 Mayıs 2007 Cuma

Heybeciler Tahtaya! Haybeciler Sahaya! Eşekler Ahıra!


"Kendi irfan atlasımızın koordinatlarını keşfetmek ve Anadolu’muzun muhteşem medeniyet ve kültür mirasına yolculuk etmek istiyoruz. Manevi hassasiyetlerimiz var, idealistiz, fikir namusunu önemsiyoruz, kendi dünyamıza ve kültürümüze dair kalıcı bir şeyler ortaya koymak istiyoruz.

Birbirimizle entellektüel anlamda paylaşım ve iletişim kurmak istiyoruz. Sürekli heybemize bir şeyler katmak, sürekli öğrenmek, sürekli paylaşmak ve sürekli proje üretmek istiyoruz. Gökyüzüne merdiven dayayıp, umudumuzu azık yapıp, heybemizi doldurarak hayallerimize yolculuk etmek istiyoruz. Hayatımızın her karesini bizim dünyamızın fikir önderlerinin bilgeliği, vizyonu, derinliğiyle doldurmak ve bütün bu konularda birbirimize destek olmak istiyoruz.

HEYBE NEDİR?

1) Heybe, bir fikir paylaşımı ve dostluk platformu.

2) Heybe, bir fikir, ideal ve proje inkübatörü. Çok okuyoruz ve çok düşünüyoruz. Ancak, düşündüklerimizin pek azını kaleme alabiliyor ve projeye dönüştürebiliyoruz. Bu noktada HEYBE bizler için itici güç. Aklımıza gelen çok sayıda çekirdek ve tohum fikir var, bunların yeşermesi ve büyümesi için uygun toprağa, güneşe, ortama ihtiyaç var. Heybe bizim için böyle bir platform.

3) Heybe, bir ARGE biriminin ve Think Tank kuruluşunun ilk mütevazi çekirdeği. Küresel çapta uzun vadeli bir perspektifimiz, bilgi havuzumuz, akademik, bilimsel ve profesyonel atılım projelerimiz olsun istiyoruz. Herkes okuduğu ve etkilendiği makale-kitap-kaynakları heybeye taşısın ve ortak proje grupları oluşturalım istiyoruz. Bütün bu projelerimizi uzun vadeye yaymak istiyoruz.

4) Heybe bir sivil toplum kuruluşunun ve etkileşim grubunun temeli. Online, dijital, küresel, dağınık, hücresel, organik, esnek bir iletişim ağı olarak “swarm intelligence” modeliyle çalışmak istiyoruz. Açık kaynak sistemiyle (open source) ARGE projeleri oluşturmak istiyoruz. Heybeyi dinamik, yarı açık, kompleks, çok katmanlı, canlı, yaşayan bir ekosistem haline getirmek istiyoruz. Ortaklaşa kongreler düzenleyelim, tebliğler sunalım, oturumlar, beyin fırtınaları, yuvarlak masa toplantıları yapalım, proje grupları olarak yoğun kamp ve ARGE şeklinde çalışalım istiyoruz. " (Fahri Baba)