23 Mayıs 2007 Çarşamba

Armutçuk: Bir Yol Anısı

Gir İçime Ama Derinime İnme

- Tonguç Çitlembik
- Burda.
- Dilara Tatlırüya
- Burda
- Abdurrahman Pordoğan
- Burda.
- ve diğerleri.
- Herkeşler burada.??
- Sür kaptan…

---0---

İlkin kasvetli başlar yolculuklar. Sermayesi heyecan aşkın, farklı tüketilir. Tükettirilir bazen.

Gayz dolu yürekler, bilenir her daim. İyi olana da iyiliğin her zerresine de düşmandırlar. İnşanın zor olduğu yerde yıkmayı severler hep. Büyük keyif verir bu onlara, nice emekleri kısmen de olsa zayi etmek mutluluktur onlar için. Planları hep bu yöndedir, hoşgörüyü sevmezler, kardeşçe yaşamak istemezler. Yıkamadıkları zaman kuduz köpek gibi kudururlar. Etrafa havlarlar, korku salarlar en azından.

Ama bilirler ki gönül dostu yeminlidir. Yola vurmuştur çoktan kendini. Varlığıdır sırtındaki heybesi. Azığı kara toprağın tozu, sevdası yolun sonudur.

Bedeni tarumar olsa dahi sona varacağına inançlıdır ve ümitli. Yolun dağlara varacağını kabul edecek kadar gerçekçidir ve cesur. Her muhtaca yardıma koşmaya inançlıdır ve sorumlu. İnsanları kucaklayandır ve sevgi dolu olan. O gönüllüdür ve “gönül dostudur”…

Aklanacak dünya, bir ömürlük yalanın son perdesinde akıllanacak insanoğlu.

---0---

Yola çıkmak da zordur, varmak istenilen yere ulaşmak da. Ama yola çıkmıştık sonunda, mutlulukla.

Pazar sabah 7.00, Edremit’teydik.
Sanki Armutçuk’a gelişimizi tebrik ediyordu doğa, parkı dolduran onlarca insan karşılama komitesi gibi alkışlıyordu gönül dostlarını gizliden ve bilmeden. Şaşırmıştık, bu bayramın adı Hıdrellez olsa da sebepler çizgisinde bu bayram Armutçuk’a gelişimizin bayramıydı. Farkına varamadığımız bir lütfun yine orta yerindeydik.

---0---

Ve Armutçuk.

Sofrasına oturduğumuz güzelliklerin en tatlı, en lezzetli, en bereketli lokmasıydı Armutçuk.

Üzerime giydiğim tüm markaların görünmez boyundurukları altında, Mehmet Emmi’nin tozlu yırtık ayakkabısına attığı her dikişin yüreğime battığı.. varlığa karşı yokluğun mücadelesini algılayamadığım, köhne çatısı çökse de zihnimin altında kalamadığım, benden ırak memleket Armutçuk.

Milyonların her gece şafak sökene kadar onar bölüm birden hatmetmeye çalıştığı ıssız bir ada değil, gerçeğin ta kendisi. Cüzdandaki parayı değersiz ve anlamsız kılan, elindeki bir top kekle mutluluğu bedavaya verecek kadar diğergam bir diyar Armutçuk.

Bildin mi?
Aşkı ve yarını.

---0---

Bizim çocuklarımız.

Yeşilliği bölen kavruk toprağın bağrında biten kırmızı gelinciğim, Pakizem.

Asırlardır kuraklığın egemen olduğu derin, yarık yanaklara nemi yeter gözlerinin, kalbi ellerinden büyük, yiğidim, Alim.

Koşma! Düşersin deyişlere aldırmaz. Düşse bile yeniden ve bir o kadar daha delice koşacak kadar cesur olmayı bize de öğret. Saçlarını rüzgarların taradığı sarı papatyam, Eminem.

Gurur abidesi bedenimi diz çöktüreceğim önünde. Senin gibi pak olmayı, safderun kalabilmeyi kulağıma fısılda. Gözlerinde şafağı gördüğüm delikanlım, Cemilim.

Bildin mi?
Aşkı ve yarını.

---0---

Ayrılık anı. Herkes el sallıyor sevdiğine, ben de sallıyorum, görmüyor. Görsün istemem ki, “kal” demeyi bu kadar istemez yürek!

Minicik eller uğurluyor bizi. Sağanak yağmur altında ilerleyen arabanın silecekleri gibi bir sağa bir sola salınıyor minik eller, onlar da bizi çok sevdi. Kimisi minibüsün peşinde hala, köyden çıkana kadar eskortluk yapıyorlar gönül dostlarına. Çok mutlu herkes. Dönecek gibi ayrılıyoruz…

Kırkikindi yağmurlarıyla yıkadığınız bedenlerimizde açan yedi renk gökkuşağını boynunuza dolamaya, sizleri sarıp sarmalamaya yeniden geleceğiz çocuklar…
Geleceğiz ve güzel günler göreceğiz.

Dönüş yoluna vurduk yılgın bedenlerimizi. Minibüs camından biteviye uzanan yolun kesik beyaz çizgilerini sayamaz oluyor gözlerim, koltuğa yığılıyor kafam, gökyüzü simsiyah kesilmişken beni mutlu eden ay ışığı; ümidim, aşkım, duam…

Bu kez anladık ki;
Her siyahın üzerine bir beyaz kondurmuş Mevla.

---0---

Gece gündüze varırken bir kez daha alemin üstünü örten karanlık ağarıyor ağır ağır. Sessizliğin çöreklendiği yüreklerimizde sabaha ermenin, “günaydın Güneş” diyebilmenin heyecanıyla gönül evimizden bir umut pır pır ediyor taa Armutçuk’a.

İçime girdim, çemberin içine… Bin kere sen ölmüşsün, bin kere ben, geriye kaç ben kalmış bizden? Bilmem. “Seni bilmem ama ben yarın da ölmeyeceğim.”

Ve bu kez bildik ki;

Aşkta Yarın Yok.