26 Haziran 2007 Salı

SOSYAL YADIMLAŞMA MARKETİ

Merhabalar,

Bugün sizlerle Anadolu’nun küçük bir şehri olmasına rağmen büyük sanayisi ve ihracattaki başarısıyla göz dolduran Karaman’dan çok anlamlı ve örnek olacak bir sosyal proje örneği paylaşmak istiyorum. Bu başarı Karaman Valiliği Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından oluşturulan küçük gibi görünen ancak bence tohum özelliği taşıyan ve geniş katılımlarla önümüzdeki yıllarda yeşerecek ve meyve verecek bir projedir. İlgililere buradan duyurulur.

Sosyal yardımlaşma marketi projesi isminden de anlaşılacağı üzere yardımlaşma ve paylaşım vizyonuyla oluşturulmuş örnek olmayı ve geniş katılımları bekleyen bir projedir. Yılın belirli dönemlerinde açılacak olan bu sosyal market sayesinde Karaman’daki dar gelirli ailelerin ve özellikle öğrencilerin kıyafet ihtiyaçlarının karşılanması düşünülmüştür. Bu marketin hayata geçmesi ise, İstanbul’da bulunan Karamanlı tekstil firmaları sahiplerinin yapmış oldukları kıyafet bağışlarıyla sağlanmıştır.

Projenin amacı çok basit: Varlıklı olanların ihtiyaç sahipleriyle paylaşımı...

Karaman Valiliği Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı bağışta bulunan firmalara teşşekkür belgesi göndermeyi düşünmektedir. Ben buradan bu projeye inanan, gönül veren, projeyi hayata geçiren Karaman Valiliği’ne ve yardımda bulunan bütün Karamanlı iş adamlarına teşekkür etmek istiyorum.

Bu ve buna benzer sosyal projelerin Türkiye’nin tamamına yayılması inancı ve temennisi ile saygılar diliyorum.

25 Haziran 2007 Pazartesi

FIND YOURSELF

Baştan böyle planlandı ve tüm stratejiler senin üzerine oynandı. Kapıyı açmak için elindeki anahtara ihtiyaçları vardı. Milyon dolarlar harcanarak yapılan reklamlar, her köşe başında gözüne gözüne sokulan billboardlardaki afişler senin aklını nereye kadar çelebilirdi? Kendi dalında dünyanın en pahalı yapımlarından birisini başarı ile başarısızlık arasında salınımlara bırakmak da yüksek riskti.

Ne yapmalıydı? Ne etmeliydi?

Ne olabilirdi uğruna her gece beş porsiyon birden yemeye seni zorlayabilecek? Kafandaki soruları birileriyle paylaşmak için seni sabırsızlandırabilecek? Rüyalarda kaybolabileceğin ne olabilirdi?

Kendini bulabileceğin tek şey kaybettiğindeydi, kaybettiğindi. Sen bulmak için aradın veya Lost kendini sende buldu.

Ne yaptılar? Ne ettiler?

İyi Senaryo

Kimse ıssız bir adada çaresiz kalmayacak ama hayatın keşmekeşi içinde nice sorunla göğüs göğse çarpışan gladyötörler olarak yalnız kaldığımız şüphesiz. Bir sonraki düşmandan korkarken, bir yandan merak içinde bir yandan da teyakkuz halinde beklemedeyiz. Bu durum, gerçek hayatla ilintili hikayesi ile insanların dizideki karakterler ile örtüşen yönleri arasında kurdukları duygusal bağa dönüşmekte. Robert McKee’nin iyi bir senaryonun/hikayenin başarıya ulaşması için verdiği önemli ipucunu tekrar hatırlamakta fayda var. Hikaye karşısındakine şunu anlatır: Hayatlar daha iyiye/kötüye doğru nasıl ve niçin değişir?

Kaliteli Yapım

İlk bölümünün çekimi için harcanan para tam 14 milyon dolar. Adanın mistik ortamında görsel şov hiç hız kesmeden devam ediyor. Aynı zamanda dizinin müzikleri Lost’un etkisini, izleyicinin gerilimini ve heyecanını artırmada tetikleyici unsur.

Karakterler Üzerine Kurulu Dizi Yapısı

Karakterlerin hikayeye, hikayenin karakterlere etkisi. Etkiler ve tepkiler hikayenin iç yüzünü kavrama ve anlama yetisini tetikliyor. Bu durum izleyici için anlamlı duygusal deneyimlerin kapısını açıyor.

Merak Unsuru

Geleceği ve bilinmeyeni merak. Beyni sürekli mıncıklayan sorular silsilesi. Cevaplar listesi. Uzayıp gidiyor… İzleyici sürekli dinç tutuluyor. 40 dakika boyunca ekrana bakıp mongollaştırılmıyor. Sürekli beyin jimnastiği yaptırılıyor ya da izleyici en zayıf yerinden gıdıklanıyor. Ama herkes işin içine dahil oluyor ve senaryonun gidişatını kendi tahminleriyle inşa ediyor.

Tatmin Düzeyi

Sıkı bir Lost fanatiği dikkatli bir izleyicidir aynı zamanda. Parçaları toplar, toplarken anlam yükler. Büyük resmi iyi görür. Parçaları cuk oturtturmada maharetlidir. Özetle Lost, birçok teorisyen ve stratejistin yetişmesine hala öncülük etmekte. Bilinmeyeni çözmek için uğraşan milyonlarca Lostsever için “oreka” anı, inanılmaz bir kişisel tatmin getirisi.

Flashbackler

Hayatlardaki değişimin nasıl ve niçini çok iyi anlatılıyor Lost’ta. Daha önce dizilerde kullanılmayan (bizim bir dizide sıklıkla görmeye alışık olmadığımız) bir yöntemi uygulamak artı bir puan kazandırıyor. İçinde bulunduğun andan geleceğe uzanan köprünün bir ayağı akıllıca geçmişe kuruluyor. Geçtiğin yolları bilmek zorundasın…

Sembolizm

Esrarengiz sayılar (4 8 15 16 23 42). Hakkında üretilmiş onlarca teoriye rastlamak mümkün internette. Esrarengiz sayılarla ilgili farklı teoriler, farklı yorumlar mevcut. Ama hala ne olduğunun çözülememiş olması Lost’u dinamik kılıyor. İnsanların sembollerle yaşamayı sevmeleri çok iyi yakalanmış ve senaryoya iyi entegre edilmiş. Büyük Hazine filmini izleyenler hatırlayacaktır tamamen semboller üzerine kurulu bir aksiyon filmi. Sembollerin insanlık tarihi kadar eski olduğunu düşünüyorum. Bir eşyaya anlam yüklerken kendince, birileri için bunu bilmeceye dönüştürme.

Lafın özü, yaşamın gerçek püf noktası bilgide değil, gizemde yatıyor. Lost yapımcıları bunu fazlasıyla iyi yapıyor.

Ayrıca dizide Haç ve Dövme de işlenen diğer sembollerden. Tüm bu semboller kullanılarak buradan Kaderciliğe sürekli alttan alta vurgu yapılmakta. Buranın konusu değil ama bunun ideolojik olarak yapıldığını düşünmekteyim.

İnternet Mecrası

Web 2.0’ın neredeyse tüm nimetlerinden istifade edilmesi Lost’un milyonlara ulaşmasındaki en büyük etken. Diziyle ilgili binlerce web sitesi, grup, forum, blog… Viral pazarlamanın en güzel örnekleri. Her birinde sadece bir konuyla alakalı yüzlerce yorum, tahmin, teori... Podcastlerle dünyaya sesini sesli olarak duyurmaya çalışanlar. Diziyi sanal ve gerçek alemde yayan gönüllü reklamcılar. Lost ürünleri satan siteler. Vs vs.

Zekice kurgulanmış pazarlama stratejileriyle tüm bunları yapmak Lost’u bir fenomen haline getirdi.

WOMM

Arkadaş arası muhabbetler ya yabancılaşmayı gerektiriyor ya da yabancı kalmamayı. Ağızdan ağza yayılmakla kalmayıp, elden ele dolaşan Lost 1.sezon, 2. sezon, 3. sezon cd leri.

Üniversitelerde case (hatta ders) olarak okutulmaya başlanan, ağızdan ağza pazarlamanın günümüzdeki en iyi örneği.

Çıkarımlar

Lost’un dünya çapında milyonlara hitap etmesi bazı şirketler için de bu kitlenin potansiyel müşteriler olarak görülmesini doğurmuş olacak ki farklı mecralarda bunun örneklerini görmek mümkün. İşte esrarengiz sayılar ve Post-it.
Ülkemizde de TV’de şu sıralar gösterilen İşTcell reklamında benzer bir kare geçiyor.


Bakalım ilerleyen günlerde daha kimler Lost pastasından pay kapmaya çalışacak?

Lostseverler dizinin yeni sezon bölümlerini şimdiden dört gözle beklemeye başlanmış durumda. Bu bekleme zamanlarında sizler için iki alternatifim var.

1. Trendsetter’ın Cass Raporu’nda, trend avcıları ve halk nezdinde 1 numaraya oturan Grey's Anatomy dizisinin bölümlerini üçer beşer izleyerek üç aylarınızı (mübarek yaz ayları) doldurmak.

2. Bunca zamandır geliştirdiğiniz teorileri, onca tahmininizi, arkadaş arası muhabbetlerde geçen yüzlerce yorumunuzu içimizden karakterlerle hayata geçirme fırsatını Lostra yazarı olarak elde etmek. “Türkler Kendini Kaybetti” sloganıyla karşımıza çıkan bu yeni oluşumda ortaya konulacak sahne Lostra yazarları tarafından yazılacak. Uçak şu an havada. Kendinize yer ayırtmakta gecikmek istemiyorsanız bu keyifli yolculuğa ilk başlangıcı http://www.lostra.org/ a girerek yapabilirsiniz.

---0---

Sen, Lost ile beraber hayatına değer katabilenlerden misin?

Kendini mi buldun? Kendinden mi yitirdin? Yoksa, lost olup gidenlerden misiniz?

Buyrun yorumlara…

24 Haziran 2007 Pazar

PETER PRENSİBİ VE KOLTUK KAVGASI

1969 yılında Kanadalı yazar Laurence J. Peter tarafından kaleme alınan Peter Prensibi isimli kitap ve anafikri, ekonomide Peter Prensibi olarak yer bulmuş; yayınlandığı dönemde büyük ses getirmiştir. Kitabın anafikrini de oluşturan bu prensibe göre; kişiler bulunduları pozisyonda işlerini çok iyi yaptıklarından bir üst pozisyona yükseltilebilir. Terfi ettikleri bu pozisyon genellikle becerileri zorlayan yeni bir iştir. Prensibe göre herkes bir yeterlilik seviyesine sahiptir ve kişi bulunduğu pozisyonda başarılı olamıyorsa terfi etmeyecek demektir. Prensibin ikinci yaklaşımına göre ise; insanlar sürekli terfi ettirildiklerinden pozisyonların yetersiz kişiler tarafından doldurulacağı öngörülmektedir.

İkinci yaklaşımın anlamı tipik bir koltuk kavgası ve makam sevdasıdır. Bu yaklaşım günümüz kurum ve kuruluşlarında insan kaynaklarındaki liyakatsizliği işaret etmektedir. Bu da haklı olanın değil hatırı sayılır olanın pozisyonlarda yer almasına ve böylece kurumsal gelişimin engellenmesine neden olmaktadır.

Balık baştan kokar... Özellikle yüksek mevkilerdeki insanlar beceri ve yetkinlikleri itibariyle bu mevkinin hakkını verememekte; buna rağmen kendi kişisel çıkarları uğruna kurumun gelişimini hiçe sayarak koltuğunu koruma peşindedirler.

İçinde bulunduğumuz seçim arefesinde, ülkemizdeki siyasi tabloyu yine bu prensiple açıklamak mümkündür. Herkes haiz olduğu, başarılı olduğu işi yapmayı deneyeceğine, demokratikleşme ve çeşitlilik (diversity!) adına, bir aday olma ve milletin vekili olma sevdasına kendi işini bırakmış, meclisteki potansiyel koltuğunun peşine düşmüştür... Sözümona sanatçıların, gazetecilerin bu merakı ne acıdır ki bu prensibin varlığını korumakta ve onun amacına hizmet etmektedir...Ve yine maalesef bu rüyaya kapılmayıp yerinde kalan ve bu durumu eleştiren gazetecilerimiz de içinde bulunduğu posizyonu, üzerinde oturduğu koltuğu koruma sevdasında değil midir? Yani neresinden bakarsak bakalım hüzün dolu bir tablo içerisindeyiz, rahat yerde oturmayı seviyoruz.

Bu karanlık tablo halet-i ruhiyesi içerisindeyken nasıl vizyon belirleyeceğiz, eşyaya bakış açısı oluşturacağız, stratejik düşüneceğiz, üreteceğiz, karar vereceğiz, derdimizin peşinde olacağız, insan odaklı çalışacağız, liyakat esasına uygun hareket edeceğiz, âdil olacağız, paylaşacağız, başkaları için uğraşacağız? Nasıl??? Ülke olarak balığımız baştan kokmuş... Ecdadının mezarını bu topraklarda gösteremeyen kişiler yüksek pozisyonlarda at koşturmaya başlamış ve atlarından inmeye de hiç niyetleri yok gözükmektedir!

Laurence J. Peter hayatta olsaydı herhalde yaşanacak yer olarak Kanada’yı değil, Türkiye’yi seçerdi; çünkü ne de olsa onun prensibi bu topraklarda yaşıyor, yaşatılıyor. Maalesef ki ne maalesef! Hani insanın bu tablo karşısında 'heyhat!' diyesi gelmiyor değil...

Her şeye rağmen koşulacak yollarda atımızı dizginlemek ve meydanı boş bırakmamak temennisi ile...

PEYAMİ SAFA ve HEYBE FELSEFESİ

İnsan, tarih defterinin derin ve anlamlı yapraklarında seyahat ettikçe, zihinlerindeki kavramlar daha da anlam buluyor, bulduğu anlamlardan destek alarak çevresini daha nitelikli anlamlandırıyor.

Bu yazının da hikayesi aslında tam olarak burada başlıyor. Edebiyatımızın yetiştirmiş olduğu en önemli ustalardan biri olan ve keyifle okuduğum Peyami Safa’nın gazetelerde ve dergilerde çıkmış olan fıkra ve makalerini okuyordum. Yedigün Mecmuası’ndaki 20 Eylül 1938 tarihindeki yazısı beni aldı farklı yerlere götürdü, silkeledi ve günümüze getirdi bıraktı. Bu fikir seyahatinin heybemde bıraktığı entellektüel tadın adı “Heybe Felsefesi”’nden başka birşey değildi. Peyami Safa’nın makalesi ile Heybe Felsefesi’nin kesişim kümesinin nitelik ve nicelik olarak kapladığı alan beni gerçekten etkiledi.

Kesişim kümesinin nitelik ve niceliğini daha iyi anlayabilmek için Heybe felsefesi ile neler dediğimizi hatırlayalım:


"Heybe felsefesi, günümüz toplumunda, bilgi ve algı çöplüğünün arasından kendisi, değerleri ve toplum için doğru bilgileri seçebilen, seçtiği bilgileri anlayabilen ve anlamlandırabilen, bu bilgilerle bireye ve topluma değer katmayı amaçlayan bir düşünce yapısıdır."

diye tanımlamıştık. Heybe Felsefesi düşünce düzleminde tanımladığımız aktörleri de;

Heybeci, heybe felsefesi tanımını içselleştirmiş, kendine ve topluma değer katan felsefe insanı...

Haybeci, kendini öğrenmeye adamış, bilgi ve algı çöplüğünün arasından kendisi ve toplum için doğru bilgileri seçebilen, seçtiği bilgileri anlayabilen, fakat anlamlandıramayan ve aksiyon almayan araf insanı...


Bilgi Eşeği, amaçsızca bilgi arayan, toplayan, arşivleyen, bilgiyi tüketen ama üzerinde düşünmeyen, anlamayan, kendi egosunun tekelinde barındıran, topluma değer katma amacında olmayan eşek insanı...”

olarak tanımlamıştık. Bu tanımlar ışığı altında sözü üstadına teslim ettiğimizde, değerli fikir dalgalarının arasında elimizde surf tahtasıyla dolaştığımızda aslında, çok da farklı denizlerde yüzmediğimizi rahatlıkla gözlemliyebiliyoruz.


Peyami Safa, Yedigün, 20 Eylül 1938

“Ayaklı kütüphane denilen adamların lehinde ve aleyhinde çok şey söylenmiştir. Bunların kafalarında kitap, midede övütülen ekmek gibi değil, ambarda bekleyen buğday gibi durur. Nasıl konmuşsa öyledir. Kana ve hayatına karışmamıştır. Onların bilgileriyle zekaları arasındaki münasebet, bir kitapla bir kütüphanenin raf tahtası arasındaki münasebetin aynıdır: Biri ötekinin üstüne binmekle kalır.


Kitap, adamı beslemezse şişirir, bilgilerin yağıyla şişmanlatır. Ayaklı kütüphane denilen
adamlar, manevi bünyelerinde fikirden ziyade semen bulunan mahluklardır: ilmin şişkolarıdır. Bunun için sağlam yapılı bir kafa, dolu bir kafadan üstündür ve düşünmek bir fikre gebe kalmaktan başka birşey olmadığı için, kitapların en güzelleri, düşündürücü ve doğurucu eserlerdir.


Yine bunun için uyanık bir zeka, okurken her an şüphe içindedir. Bu şüphe at sineği gibidir: Savarsınız yine gelir. Bizi rahatsız etmesine mukabil, demin bahsettiğim kötü dalgınlıktan kurtarmak gibi, sinirlendirici olsa bile uyandırıcı tesiri vardır.


Aynı kitabı birkaç defa okumak, ayrı ayrı birkaç kitap okumaktan daha faydalıdır. Çünkü okumakta gaye müellifin ne düşündüğünü anlamaktan ve bir şey öğrenmekten ibaret değildir. Kitapla okuyucunun zekası evlenmeli ve mahsul vermelidir”

Yine kendimi farklı fikir havalimanlarından iniş izni isterken bulmama sebep olan bir diğer Peyami Safa makalesi de Tercüman Gazetesi’nde 3 Kasım 1959’da ele aldığı “Münevver Kimdir?” makalesidir.

Makale sayesinde günümüzde sık sık karşımıza çıkan yetkinlik mi uzmanlık mı? Bilgi mi ? Deneyim mi? Nereye kadar üniversite müfredatı? Nereye kadar staj, yarı zamanlı işler? Sorularının cevapları, sistem anlayışı, bütünü görebilmenin dayanılmaz hafifliği, fikir sahibi olmanın önemi, çok daha iyi anlaşılıyor.

Devirler değişse de, zaman teknoloji bilgi düzeyi ilerlese de, belli temel kaideler değişmiyor. Ancak gerçek münevverler fotoğrafı daha doğru zamanda, daha doğru şekilde görüyorlar...

“Münevver Kime Derler?

Herhangi bir ilim ve teknik dalında yetki sahibi olanlar, umumi kültür sahibi olanlar, ansiklopedik bilgi sahibi olanlar münevverdir.

Umumi kültürle ansiklopedik bilgiyi birbirinden ayırışımın sebebi, her bilgi sahibinin kültürlü olmamasıdır. Bilgi kültürün ham maddesidir. Lazımdır, fakat kafi değildir. Bilginin, kültür haline gelebilmesi için, zekanın endüstrisinde mamül madde, yani fikir haline gelmesi gerekir.

Mütehassısların kendi sahaları için münevver olduklarına şüphe yoktur. Fakat bunların insan kaderini toplu bir şekilde ilgilendiren meseleler hakkında fikirleri olsa bile güvenilmez. Bir matematikçi, eğer herhangi bir sosyal meselenin tarihi ve dayandığı ilim dalları hakkında yeter bilgiye sahip değilse, mücerred mantıkla yapacağı muhakemelerde hatadan hataya düşmeye mahkumdur.

Gerçek münevver, bütün ilimlerin ve felsefe sistemlerinin esasları, tarifi safhaları ve son verileri hakkında bilgi sahibi olan ve bu bilgiyi, şahsi temayül ve ihtiraslarının tesirinden kurtarıp objektif planda fikir haline getiren insandır.

Üniversitelerimiz ihtisas adamları yetiştirirler, münevver yetiştirmezler.
Gerçek münevverleri okul değil, hayat yetiştirir. Onlar kendi kendilerinin hocasıdır. Tecrübe ile pişmiş bir bilgi yaşanmış bir bilgi onların kültürünü vücuda getirir.Bunun içindir ki gerçek tahsil ,üniversitelerin son sınıfında başlar..." (Tercüman, 3 Kasım 1959)

Sevgilerimle
Yüce Zerey | y=f(yuce)

19 Haziran 2007 Salı

SONUN BAŞLANGICI

Bu çalışmada sizlerle Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü master hocalarından Prof. Dr. İ. Özer Ertuna’nın kaleme almış olduğu "Kapitalizmin Son Direnişi" isimli kitapla ilgili yapmış olduğum özet çalışmasını paylaşmak istiyorum. Buyurun;

Tarihten günümüze kadar insanoğlu, ekonomik ihtiyaçlarını gidermek için pek çok sistem geliştirmiştir. Kurulan bütün bu sistemler insana hizmet için vardır. Fakat var olan ekonomik sistemlerin hepsi araç olmaktan çıkmış, amaç olmuştur. Böylece mutluluk getireceği yerde toplumları sefalete sürüklemiştir.

20. yüzyılın son on yılına kadar modern dünyanın 200’e yaklaşan ülkesinde siyasi ve iktisadi sistemler temelde kapitalizm veya komünizm olmak üzere iki ana gruba ayrılmaktaydı. Bu sistemler insanlar arasında bir inanç sistemi olarak görülüyordu ve adeta bir din haline getiriliyordu. Bu durum dünyayı iki kutuplu bir yer haline getiriyor, toplumlar arasında sistemler açısından çatışmalara neden oluyordu. Nihayet 1990 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla ve 1991 yılında, bu zaman kadar komünizmle yönetilen SSCB’nin dağılmasıyla, kapitalizm komünizme karşı galibiyetini ilân etmiştir.

Günümüzde hızlı değişim, ortaya çıkan yeni ihtiyaçlar ve teknolojik gelişmenin yarattığı yeni imkânlar altında varolan bu sistemlerin hiçbiri insanların özlemlerini karşılayabilecek düzeyde değildir. Küreselleşme adına bu sistemler, bir yandan doğayı tahrip etmekte, diğer yandan çağdaşlaşma adına insanlar arasındaki iletişimi yok etmektedir. Bu bağlamda komünizmin çökmesi kapitalizmi meşru kılmaz. Zira kapitalizm günümüzde ekonomik bir sistem olmaktan ziyade kutsal bir değermiş gibi gorülmektedir. Âdeta din halini almıştır. Bu durum kapitalizmin eleştirilmesi olanağını ortadan kaldırmıştır.

Sermayenin egemenliğini öngören kapitalizmin başlıca özelliği serbest, sınırsız, kayıtsız, şartsız, mutlak kazanç fikridir. Kapitalizmde kendi kendini düzenleyen piyasa kanunları varsayılır. Bundan dolayı kapitalizm müdahaleciliğe karşıdır. Kapitalizmde, toplum faaliyet olan bireyleriyle, insanların ve grupların birbirleriyle en çetin ve insafsız şartlarda yarıştığı bir arena gibidir. Güçlü ve kurnaz her zaman zayıf ve aptalı geride bırakma, ezme hakkına ve imkânlarına sahiptir. Amerika’ya fırsatlar ülkesi denmesinin bir anlamı, arenada kıran kırana bir mücadelede güçlü ve zekilere her türlü kolaylığın sağlanmış olmasıdır. Bu nedenle düzen, temelde insana değil ekonomik gelişmeye bakar. Bu sistemin insanı bencil, çıkarı peşinde koşan, çalışmayı sevmeyen, tüketmeyi seven ve doymak bilmeyen bir anlamda Batılı İktisadi insan tipidir.

Kapitalizmde önemli olan bir diğer unsur da rekabetçiliktir. Kapitalizme göre bireyler ve toplumlar birbirleriyle rekabet ettikçe güçlenirler. Bu durum insanlar ve toplumlararası diyaloğu sıfıra indirir ve samimiyetsizliğe neden olur. Bu rekabet sonucu zengin daha zengin, fakir ise daha fakir olmakta ve pastanın arslan payları birkaç burjuvaya düşmektedir. Din ise, bu büyük balık küçük balığı her zaman yutar anlayışına şiddetle karşı çıkmış, insanlararası yardımlaşma ve dayanışmanın önemine işaret etmişttir.

Kapitalist sistemin bel kemiği sermaye, sermaye birikimini gerçekleştiren de fâizdir. Fâizin varolmadığı bir mekanizma kapitalizm olarak tanımlanamaz. Bu sistemde fâizin belirleyici rol oynaması sonucunda, para sinsi ve aldatıcı yollarla yoksul ve orta gelire sahip kitlelerden zengin sınıflara akar. Fâiz, zaten varolan sınıf farklılıklarını daha da arttırıp çelişkiyi derinleştiren önemli bir etkendir. Ama toplumsal belirti ve sonuçları ne ölçüde tahrip edici olursa olsun, fâizsiz bir sermaye düzeni düşünülemediğinden, kapitalizm, gelişme ve büyüme gibi bütün olguların olmazsa olmazı olarak fâizi görür ve teşvik eder. Semâvi dinlere bakacak olursak Tevrat borç verilen parada kâr ve fâiz alınmamasını öğütler. İslamiyet’e göre fâiz haramdır. İncil ise paranın çalıştırılmasından yanadır. Paranın bankaya fâize verilmesi İncil’de yasaklanmamıştır.

Günümüzde kapitalizmin bir uzantısı olan çok uluslu şirketlerin amacı, milli geliri arttırmadan öte kendi kârlarını ençoklamadır. Bu şirketler küreselleşmenin bir göstergesi olarak iş gücü ve hammaddenin ucuz olduğu bölgeleri emperyalist hedeflerine âlet etmektedirler. Kapitalist sistemde işçi işyerinde, bir maliyet unsuru olarak makine ve robotlarla rekabet etmektedir. Amaç sadece kâr olduğundan toplu işten çıkarmalar meydana gelmekte ve bu sistemin sonucu olarak işsizlik artmaktadır. Bu da fakiri daha da fakirleştirmektedir. ABD’de 6.1 milyon yetişkin 3.3 milyon çocuk açlık sınırındadır. Afrika’da ise bu sistemin sonucu olarak bu durum daha vahim yaşanmakta ve her yıl binlerce insan açlık nedeniyle hayatını kaybetmektedir.

Dünya sürekli değişim halindedir. İnsanın temel ihtiyaçları her zaman aynıdır. Yapmamız gereken, insanlığın refahı için doğru cevabı aramaktan yılmamak, araçlarla amaçları birbirine karıştırmamak, insanları kendi kurdukları sistemlere esir etmemektir. Bilimsel yaklaşım da böyledir. Bilim, bilinenle yetinmemeyi, yeni bilgiler peşinde koşmayı kendine amaç edinmelidir. Ekonomi de temel bir bilim dalıdır ve insanlığın refahı için çalışmalar yapmalı, nihai amacın çok tüketerek mutlu olunmayacağını; az tüketip, israf etmeden de mutlu olunabileceğini göstermektir. Modern dünyada insanlar tüm ihtiyaçlarını kendileri karşılayamamakta ve bazı ürünleri dışarıdan almak zorundadırlar. Bunları alabilmek için elbette paraya ihtiyaç vardır. Piyasalarda talebi oluşturanlar parası olanlardır. Pazar ekonomilerinde, parası olmayanların tercihleri piyasaya yansımaz. Bu yüzden ekonomiyi parası olanlar yönlendirmektedir. Bu durum ise parayı ilahlaştırmaktadır.

Liberalizmde olduğu gibi kapitalizm de ülkeler açısından dış ticaretin refah arttırıcı bir unsur olduğunu iddia etmektedir. Ülkeler, sadece mutlak üstünlüğe sahip mallarında değil mukayeseli üstünlüğe sahip oldukları mallarında da uzmanlaşıp, onları ihraç edebilirler. Fakat bu kapitalist bir varsayımdan öteye geçmez. Çünkü gerçek hayatta durum farklıdır. Bir ülkenin çalışanlarını bir üretim dalından diğerine kaydırması gerçekte oldukça güçtür. Bu durum Amerika’nın temizlikçileri Hollywood yıldızı yapması gibi bir şeydir. Aynı zamanda günümüzde satın alma kararlarında fiyat önemini kaybetmiş, marka önem kazanmıştır. Böyle bir durumda dış ticaret pastasından büyük payı alacak olanlar yine büyük markaları ellerinde bulunduran zengin ülkeler olmaktadır. Bu nedenledir ki ekonomide malların serbest dolaşımı ilkesini benimsemiş olan liberalizm çığırtkanları bile dış ticaret konusunda pek çok alanda korumacı bir politika izlemektedirler.

Gelişen teknoloji, iletişim imkânlarının artması, sermayenin ülkeler arası akışkanlığı ve iş gücüne sağlanabilecek dolaşım hakkı küreselleşme olgusunun temellerini teşkil eden özelliklerdir. Böylece dünya bütünleşmeye başlamış, sınırlar ortadan kaldırılmıştır. Bu durumda zengin ülkeler fakir ülkelerle olan gelir farklılıklarını sürdürme çabasına girmişlerdir. Bunu da sağlayabilmek için zengin ülkeler yeni ekonomik birliktelikler kurmuşlardır. Bu durum meşruiyetini yine kapitalizmden almaktadır. Bu ekonomik birlikteliklere en iyi örnek 1994 yınılında kurulan GATT (Ticaret ve Gümrükler Genel Anlaşması) ve DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) dür. Zengin ülkeler bunları kurarken ekonomide liberalleşmenin üye ülkeler için büyük bir pasta yaratacağını vaat etmişlerdir. Fakat bu durum her zamanki gibi kendi leyhlerine sonuçlanmıştır. Çünkü zengin ülkeler malların üretimi aşamasında somut özelliklerini tam rekabetçi bir piyasada oluşturmuşlar; fakat marka gibi soyut özelliklerini ellerinde tutarak bu ekonomik birlikteliklerin salt kendi işlerine yaramasını sağlamışlardır. Böylece vaat ettiklerinin aksine zengin ülkelerle fakir ülkeler arasında uçurum artmıştır. Böylece fakir ülkelerde ekonomik krizler baş göstermeye başlamış ve kapitalizme karşı yapılan tepkiler artmaya başlamıştır.

Tek taraflı ticari gelişmeler için zengin devletlerin uyguladığı politikalar tüm dünyada küreselleşme karşıtlarının bu organizasyonları tehlikeye sokacak protestolar düzenlemesine neden olmuştur. Bunu tetikleyen en önemli olay ise, kapitalist düzenin en büyük savunucusu olan Amerika’nın dünyada yaptığı veya geliştirmeye çalıştığı haksızlıklardır. Kapitalist düzenin veya bu sistemin şakşakçısı kuruluşların dünyadaki hâkimiyeti, çözüm yerine sürekli sorunlar getirmesi ve ülkelerin bağımsız kararlarına müdahale etmesi elbet bir gün bu düzenin bindiği dalı kesmesine neden olacaktır. Bütün bu gelişmeler esnasında duyarlı grupların serzenişleri sonun başlangıcının en önemli göstergelerinden biridir. Yeşil Barışçılar ve Post Austistic Economics gibi sivil toplum örgütlerinin kapitalizm karşıtı gösterileri bunlara en önemli örneklerdir. Küreselleşme hareketlerine olan direnişlerin artması, yerelleşme hareketlerine olan yöneliş, kapitalist felsefenin dünyadaki gelir farkını ve dağılımını her geçen gün arttırması sonucunda sorgulanması kapitalizmin sona yaklaştığının göstergeleridir.

Tarihe bakacak olursak kapitalizmin yaşadığı krizler bunlarla kalmaz. Dünyanın 1929 yılında büyük ekonomik krize girmesi, kâpitalizmi yok olma tehlikesiyle burun buruna getirmiştir. Fakat Marksist beklentilerin aksine çökmemiştir. Kâpitalizm varoluşu gereği birçok bunalımın ve krizin nedeni ve kaynağıdır. Sanayileşmiş ülkeler, görünürdeki istikrarlarına rağmen enflasyon ve işşizliğin tehdidi altındadır. Bunun yanında sermayenin eski gücünü kendi sınırlarında korumayıp ülke dışına çıkması, sayısız sorunun da başka ülkelere taşması, kapitalist ülkeler eliyle ihracı sorununu doğurmaktadır. Az gelişmiş diye tanımlanan ülkelerin sorunlarının çoğu bu olguyla yakın bağlantılıdır. Dünyanın başına bunca büyük belayı getiren, insanları, ülkeleri yoksullaştıran kapitalizmdir. Afrika’daki açlık tehlikesinin, geri kalmışlığın gerisinde kapitalizmin geçmişteki ve bugünkü tahribatları yatar. Yüzyıllarca süren ve çağdaş yöntemlerle yeni kılıklara bürünen bütün sömürgecilik hareketlerinin gerisinde yine kapitalizmin yattığını unutmamalıyız.

Kapitlizmin kalesi olarak kabul edilen, yeni dünya düzeninin, yani küreselleşmenin mimarı olan ABD, terörizmle savaşma, insan hakları ve demokrasiyi, liberal piyasa ekonomisini yayma adları altında kendi hegemonyasını yayma çabası içindedir. ABD’nin bugünkü devlet görüşüne göre dünya iki kampa ayrılmıştır: ABD ile taraf olanlar ve onların karşısında olanlar. Irak Savaşı sırasında Başkan Bush, "Ya bizden yanasınız, ya karşımızdasınız!" sözleriyle bunu açıkça belirtmiştir.

Dünya bugünkü düzeylerdeki petrol tüketimini taşıyamazken, bu nedenle iklimler değişir, buzullar erirken, yani dünyanın ekolojik dengeleri değişirken ve bu tüketimin hemen hemen tamamına yakınını zengin ülkeler yaparken, zengin ülkeler tüketimini kısmamakta, alternatif enerji kaynakları aramamakta, var olan petrol kaynaklarına el koyabilmek için yarışmakta ve savaşmaktadır. Bütün bu çabalar kapitalizmin son direnişidir.

Yazara göre "Günümüzde kapitalizm uygulamalarından çıkarları olanlar kapitalizmin bilimsel bir temele dayandığını savunmakta, hatta kapitalizmi kendi çıkarları doğrultusunda geliştirmeye çaba göstermektedir. Kapitalizmin bilimsel bir temele dayandığı görüşü yanıltıcı bir görüştür. Kapitalizm bir sistemdir. Bu sistem, belirlenmiş hedeflere ulaşmak için kurulur ve geliştirilir. Sistemin yapılan varsayımlar altında hedefleriyle tutarlı olup olmadığı, kendi hedeflerine götürüp götürmediği bilimsel yöntemlerle sınırlanabilir; ama bilim varsayımların sorgulanmasını yapmaz, seçilen hedeflerin iyi veya kötü olduğunu sınamaz. Varsayımlar altında saptanan sonuçlara varılması, kapitalizmin bilimsel temeller üzerinde oturduğunu göstermez. Bilim farklı varsayımlar altında varılacak hedeflerini de inceler."
"Kapitalizm kendi hedeflerini gerçekleştirmede daha başarılıdır. Dünya üzerinde zengin zenginleşmekte, yoksul yoksullaşmaktadır. Kapitalizmin bu başarısı sonucu, bilim de kapitalizmin hizmetine girmiştir."

Başlangıcından bugüne kapitalist sistem insanların özlemleriyle çatışmaktadır. Bu nedenle insanlar yeni bir ekonomik sistem yaratmak mecburiyetindedirler. Bu çatışan ilkeleri tekrar kısaca özetlemek gerekirse; kapitalizmde birey kendi mutluluğunu artırmaya çalışır. Bunun için başvurulan her yolu mübah sayar. Fakat insanoğlunun doğasında başkalarının mutluluğuyla mutlu olmak da vardır. Birey kararlarını alırken toplum ve kendi mutluluğu arasında bir uyum peşinde olmalıdır. Ve yine kapitalist sistemde insanlar çıkarcıdır ama gerçekte insanlar için önemli olan çıkar değil hak hukuk mevzularıdır. Yine kapitalizmde mutlak bir rekabet esası vardır. Bu sisteme göre ilerlemenin tek yolu kıyasıya rekabetten geçer. Bunun için de her yol meşru sayılır. Ama düşünün bir kere, kendinizden güçsüz ve küçük birini isteseniz kolayca incitebilirsiniz. Ama insanî değerlerimiz buna izin vermez. Rekabet için güçler dengesi çok önemlidir. Ayrıca kapitalizmde insan doyumsuz bir varlıktır. Tüketmeyi çok sever, moda peşinde koşmayı bir mârifet sayar. Fakat biz biliyoruz ki, Kuran-ı Kerim’de "Yiyiniz, içniz; ama isrâf etmeyiniz" buyrulmuştur. Bütün bunların ışığında diyebiliriz ki kapitalizmin insanı;
-Bencildir,
-Birbiriyle kıyasıya rekabet halindedir,
-Çıkar peşinde koşar.
Özlenen ve var olan sistemi değiştirebilecek insan ise;
-Toplumcudur,
-Birbiriyle dayanışma içindedir,
-Doğruluk ve hak peşinde koşar.

Tüm bunlar düşünüldüğünde kapitalizmin içinden çıkılmaz bir yola doğru gittiğini görüyoruz. Bunun sonunun gelmesi içinse, insanlığın yüzyıllardır geliştirmeye çalıştığı kardeşlik, eşitlik duyguları için çaba göstermemiz gerektiğini anlıyoruz. Yazarın dediği gibi Anadolu kültüründen başka bir yerde de bu hasletleri aramak beyhûdedir. Çünkü Anadolu tarihten bugüne çeşitli milletlerin ve çeşitli dinlerin birleşme noktası olmuş ve ideal insan tipinin anavatanı olmuştur. Unutmamalıyız ki ‘ben’ kavramından ‘biz’ kavramına geçebilidiğimiz ölçüde sonun başlangıcındaki yeni yola girmiş olacağız.

Hatm-i kelâm olarak, kapitalizm hakkında yapılan bu özgün çalışmanın mimarı İ. Özer Ertuna hocamıza teşekkür ediyorum. Bütün bu bilgiler ışığında dış ticaretle ilgili öğrendiğimiz bazı teorilerin pratikte mümkün olmadığını görmek ilginçti. Ancak bunların bize öğretiliyor olması bile, bizim istesek de istemesek de bu sistemin bir parçası olduğumuzu göstermez mi? Yazarın kitabın önsözünde vurguladığı "ya bu sistemin sonu geldi ya da dünyanın sonu geldi" vurgusu aslında kapitalizm denen illetin dünyanın sonunu getirebilecek cinsten bir olgu olduğunu göstermektedir. Bu kitabı elime aldığımda bu tarz kitapların edebiyattan yoksun bir ders kitabı niteliğinde olduğunu düşünmekteydim. Ama kitabın farklı bir tadı var; gerek konuya yaklaşım biçimi, gerekse konu aralarında verilen okuma parçaları kitabın çekiciliğini arttırmıştır. Piyasada bu tarzda yazılmış en sevdiğim kitap Ali Bulaç hocanın yazdığı ‘Çağdaş Kavramlar ve Düzenler’ adlı kitaptı. Ali Bulaç, o kitabı beş yıl gibi uzun bir sürede hazırlamış ve bana göre özgün ve eşşiz bir kitap ortaya çıkarmıştı. Fakat gördüm ki, İ. Özer Ertuna’nın ‘Kapitalizmin Son Direnişi’ adlı eseri de insanları düşünmeye sevkedecek, sorgulanamayan, bir nevî din haline gelmiş bazı ögelerin bile sorgulanabilmesini mümkün kılan, olaylara farklı pencelerden bakıp, farkı farkettirecek cinsten bir kitaptır.

17 Haziran 2007 Pazar

ÖNDEN GİDEN ATLILAR

Okurken, ki okursan, ki okumalısın.
Yüreğini genişlet, yer aç insanlığa.

“Güneş guruba kayarken göğü kaplayan kızıl örtü
Ruhları yakan acılara tercüman olmakta,
Ne kadar hızla geçse de zaman,
Gün, Önden Giden Atlılar’ın gerisinde kalmakta.”


Şehrin sokaklarında kargaşa hakim. Günü kotarmaya çalışıyor son bir hevesle insancıklar. Onulmaz derdi dert ederken, dertsizliği derman sayıp acıyla kıvranan vicdanlara narkoz vermekte niceleri. Ruhlar girift bir karmaşanın orta yeri. İlmek ilmek kötülük işlenmekte dantelaya. Sıvışıveriyorum aradan, kuytulara kaçıyorum. Nefes nefese…

İyiden iyiye kalabalık artıyor. Hız kesmek yok, eve dönüş için yarış yeni başlamakta. Market raflarından alınan “ben, ben, ben” torba torba eve taşınmakta. Başı önde seri adımlarla yol alan, apartman kapısından içeri hızla sıvışıp kaybolan Selamsız Bandosu’ndan. Sokak arası münasebetlerde payimal olan İffet. Her köşe başı dünyevi arzu ve emellere karşı konulmaz bir cazibe merkezi. Şurada-burada zayi olup giden genç erkek ve kadınlar. Adetimiz, örfümüz, ülkümüz, ülkemiz… hep geride bırakılan, ulaşılmasın diye de duygulara prangalar vurulan.

---0---

“Issız sıcak çölleri

Karşı karlı dağları

Çoktan aşıp gittiler

Kayboldular uzakta

Önden giden atlılar

Ben burada kaldım böyle”

Osman SARI


Karanlığın perdesi yırtılmakta. Gün ağarmakta şimdi. Kendisine koşan atlıların çehrelerine tulu etmekte güneş. Gençliğin o en deli demlerinde arzu ve istekleri insanlık olanlara selam çakmakta kainat. Yollar uzar gider.. Ne heybe, ne de heybe de bir azık. Yokluğa, ümitsizliğe, geceye karşı savaşları ilkin yüreklerde başlar atlıların.

---0---

Dün, bu böyleydi..

Çarşı-Pazar gibi kalabalıktır Bilecik Tren İstasyonu. Puslu havayı trenin bacasından çıkan kara duman daha da koyulaştırır. Yüreklerde hasret kabarır da taşar gözlerden, ağlar Bilecik. Kasvet solur katran gecelerde nice yiğitleri uğurlayan taş bina, sızlar yüreciği. Ayaz yalar geçer suratları, anaların gözlerinde donar akamaz aşağı damlacıkları. Bir destandır bu.

Esip geçen sert rüzgar şahittir buna.

Babalar son kez bağrına basar çocuklarını. Kocalarına doyamayan taze gelinler son kez sımsıkı sarılırlar. Taş binayla sırt sırta vermiş dertlerini, oğlu Hüseyin’e şunları der anam:

- Hüseyinim, yavrum. Babanı Dimetoka’da, dayanı Şıpka’da, iki ağabeyini Çanakkale’de şehit verdim. Sen benim son can yongamsın. Dönmezsen yapayalnız kalacağım ama ben buna da dayanırım.

Kambur belini doğrultur, Hüseyin’inin omuzlarından sıkıca tutar.

- Git oğlum! Vatan bayraksız kalacaksa seni de istemiyorum, git Hüseyin’im.

Gözden ırak düşer de hala yeleleri savrulur Hüseyinlerin. Yalnız rüzgar şahittir buna.

---0---

Bugün, bu böyle..

Kazançlı bir yolculuk devam ediyor. Rüzgarla birlikte ben de şahidim buna, sen de. Bu ülküye inanmayan nadanlarda artık… Steplerde, çöllerde, buzullarda yetişen güllerin kokularını çekiyor dünya ciğerlerine. Vatanını, anasını, sevdiğini geride bırakan ciğerparelerin gülleri.

Geçtiğimiz ay tam 100 ülkenin güllerini ağırladı güzelim İstanbul’umuz. 5. Türkçe Olimpiyatı’nda birbirinden güzel, birbirinden duygulu anlar yaşadık. Sevinç, hüzün, gözyaşı, tebessüm, hıçkırık… zenci, beyaz, Hıristiyan, Müslüman, Budist… birbiriyle kardeş oldular. Her biri birbirinden marifetli kardeşlerimiz hünerlerini döktürdüler adeta. Yüzyılın destanına ortak oldu dünya.

---0---

Geçtiğimiz yıl birinci olan Ukraynalı kardeşimiz Elvira geçen yıl aramızdan ayrılan Adem Öğretmenin anısına Önden Giden Atlılar şiirini okudu. O okudu, okudu, okudu.

Sessizliğin ve sükunetin hakim olduğu hülyalarımızda yeniden bir ümit tüllendi.

Biz inandık…

Gençliğimizin yeniden dirileceğine.

Kötülerin kötülükleriyle beraber bu şehri terk edeceğine.

Ülkemize, milletimize, insanlığımıza vurulan boyunduruklardan kurtulacağımıza.

Sanatta, ilimde, siyasette hak ettiğimiz konuma yeniden geleceğimize.

Sevgi, hoşgörü ve kardeşliğin çarşımızda-pazarımızda yeniden yeşereceğine.

Kardeşçe sarmaş dolaş olacağımıza.

Farklı olsak da, farklı düşünsek de, farklı yaşasak da birbirimiz için “öteki” olmayacağımıza.

.
.

İnandık. Tıpkı inanmışlar gibi.

İşte. Önden Giden Atlı, Adem Tatlı.


Önden Giden Atlılar dün de, bugün de minnettarım sizlere. O geçtiğiniz yollarda ardınızda bıraktığınız bulutta bir toz zerreciği de ben olsaydım. O zaman kendimi en azından doğru yol üzerinde olan bir kul da ben sanırdım.

15 Haziran 2007 Cuma

Osmanlı ve Maymun Küpü

Oğuz Kardeşimin "Maymun ve Nefs" adlı yazısındaki Goldstein'den yaptığı alıntıyı okuduğumda Goldstein ismini merak ettim ve Türkçe sayfalarda araştırdım. Bu maymun ve onun açgözlülüğü ile ilgili örnek bazı forumlarda da okuyuculara sunulmuştu. Gerçekten güzel bir örnekti. Ancak benim ilgimi çeken Goldstein'den çok önce aynı örneği kullanarak, bazı toplumsal çıkarımlar yapan yazarımızdı. Kimdi bu yazarımız? İşte aşağıda kendisi ve yaptığı bir konferanstan alıntı.




"Avrupalı, maymunları yakalamak için fevkalade güzel bir metod sahibidir. Hindistan'ın büyük ormanlarında, maymunların pek bol olduğu yerlerde, avcılar bir küp gömüyorlar yere... Küpün karnı büyük, boğazı dar, ancak yumulu bir el geçebiliyor. Küpe, ağaçtaki maymunlara göstererek fındık dolduruyorlar. Tekrar alıyorlar, yumulu elle tekrar boşaltıyorlar, tekrar dolduruyorlar tekrar boşaltıyorlar. Maymunlar görüyor manzarayı... Maymun fındığa bayılır. Çekiliyor avcılar bir köşeye, gizleniyorlar... Maymun iniyor ağaçtan, sokuyor elini küpün içine, dolduruyor avcunu fındıkla, çekiyor, çıkmıyor eli! Bırakmayı, elini boşaltmayı da düşünemiyor. Diri diri yakalanıyor. Avrupalı bizi (Osmanlı'yı) işte böyle bir maymun küpünde yakaladı!..

14 Haziran 2007 Perşembe

THE END!..


Her son iyi de bitse kötü de bitse aslında bir başlangıçtır. İnsanın bu sonu yarın için iyi bir başlangıç olarak değerlendirmesi, dünden ders alarak bugün ortaya koyacağı strateji ve vizyonuyla mümkündür. Bunu yapmakta kullanılan yönteme de kişisel muhasebe denir.


Ne ilginçtir ki Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası Ticaret Bölümü’ndeki zorlu maratonum Yönetim Muhasebesi (Managerial Accounting) dersi ile bitiyordu. Sancılı geçen bu beş yıllık dönemde son sınavımın muhasebe olması, bu sürece daha anlamlı bir özellik katıyordu benim için...




8 Haziran çabuk gelmişti, diğer sınavlarim da çok şükür iyi geçmişti ve ben son bir kazaya kurban gitmemek için çok sevdiğim muhasebeye iyi hazırlanmıştım ve kendimden emindim. Ön sıralardan birine oturdum ve artık bir an önce sınavın bitmesini istiyordum. Çünkü yorulduğum bu dönemin son sınavıydı. Nihayet asistan soru kağıtlarını dağıttı ve heyecanla başladık sona, belki de bizim için ilke… Ancak o da ne sorulara baktıktan sonra hiç birini yapamadığımı farkettim. Farklı gelmişti sorular, aslında genel anlamda sorumlu olduğumuz her şeyi biliyordum ancak detaylarda eksiklerim vardı ve soruların çoğu ayrıntılara hakim olmayı gerektiriyordu. Okul dönemindeki kendimi en çaresiz hissettiğim anlardan biriydi bu iki saatlik süreç…



İlk beş dakikadan sonra hocayı çaresizce ve can sıkıntısı içinde yanıma çağırdım ve soruların hiç birini yapamadığımı, böyle bir sınav beklemediğimi söyledim. Ve kağıdı vermek istediğimi söyledim. Hocamız buna çok şaşırmıştı, uğraşıp yapabileceğimi, soruların benim için kolay olduğunu söyleyip yanımdan ayrıldı. Uğraştım, uğraştım ancak nafile, bir türlü olmuyordu. Ben de hayırlısı deyip arkama yaslandım, düşünmeye başladım ve aklımdan geçenler şöyleydi:



"Aslında bu dersi önemsemiştin niçin böyle oldu, eksiklik neredeydi, yoksa bu bir sınavdan öte imtihan mıydı? Belki de bu bir göstergedir ha ne dersin! Hayat beklediğin kadar kolay olmayacak, bu belki de bunun işaretidir. Peki zorluklar bu kadar çabuk mu başlamalıydı? İleride sen de hoca olacaksın belki, inşallah senin öğrencilerin senin gibi çaresiz duruma düşmezler. O kadar güzel projeler varken Fahri Hocalı, Yüce Abili, bu kadar inançlı, geleceğe umutla bakan, bazı şeyleri dert edinmiş bu kadar güzel ve muhteşem yazar kadrolu, duyana; 'He(y)t be çekilin yoldan biz geliyoruz!' dedirtecek bu kapsamlı ve proaktif ARGE projesi varken senin için yapamadığın bu soruların ne önemi vardı ki? Allah hepsinin yolunu açık eder inşallah, kartopu gibi büyüyerek yepyeni açılımlar yapılabilecek bir proje grubunda inşallah sen de yazarsın, sen de heybeci olursun, heybeni faydalı şeylerle doldurursun, muhasebeni önceden iyi yapar ve ona göre hareket edersin... Her şeye rağmen iyi de olsa kötü de olsa bu senin için bir son ama aynı zamanda bir başlanıç" dedim ve tefekkür ettiğim o andan hocanın sesiyle irkilerek uyandım:


‘Time is up!’ (Süre doldu)

Süre dolmuştu artık ve kendi kendime ‘The End (!) Mustafa, haydi koş artık seni bekleyen geleceğe, hedeflerine, yeni bir başlangıca... Uzun ince, bir o kadar da sancılı bir yolculuk seni bekliyor, durma haydi kuvveden fiile geçme zamanı artık!’ dedim.

Ve şimdi ben de buradayım...


Sevgi ve muhabbetle,

11 Haziran 2007 Pazartesi

WOWM

WORD-OF-WOMAN MARKETING



The 3 fastest ways of communication in the world are:

3. Tele-fax

2. Tele-phone

1. Tell-a-woman

You still want faster?

Say her not to tell anyone!!!!

10 Haziran 2007 Pazar

EGO Yazıları 1


İlk yazım çok uzun olmayacak. Sadece heybecileri düşünmeye tefekküre davetten ibaret. Ama merak etmeyin devam edecek. Heybemizin içerisinde daha çok yer var. Koyacak birşeler buluruz.




Every Action has an Equal and Opposite Reaction?

6 Haziran 2007 Çarşamba

Aynı Çatı Altında, Aşkımız Bir Yalanmış

Parlayıvermek.
Bir tanışma yazısı bu çerçevede kaleme alınası mıydı.. Ülkemdeki keşmekeş beni bunca kanatırken aklıma ve kalemime başka şeyler dökülebilir miydi gurbet özlemi de bunca derinlerimdeyken..
Gurbette insan memleketine daha bir aşık, ülke meselelerine daha bir hassas oluyor. Evladına hasret annenin ona toz konduramayışı gibi diyeyim, siz anlayın.
Toz konduramıyorum.
Birisi toz kondurur-muş- gibi oluverse nasıl çabuk parlayıveriyoruz hepimiz -gurbetciler. Yazarın da kalemine yansıyor kayırmacı, parlayıverici haleti.
Parlayıvermek.Gurbette yaşayan memleket aşığının üslubu.
Posta kutuma düşen e-maillerin kaçı salim kafa ile yazılmış? Kaçı dostluk kardeşlik anlatıyor? Peki kaşı, “öteki”ne ilişkin tehlike çanları çalıyor?
Öteki... ötekiler...
Edward Said, "Oryantalizm" kitabı ile kültleşmiş dilbilimci yazar. 2003’te vefat ettiğinde, geride yüzlerce makale, onlarca kitap, ödül ve ölmeyecek bir anlayış bıraktı. Tüm dünyada kitapları üniversitelerde kaynak eser olarak okutulan Said, Türk aydınlanmasına da büyük katkılarda bulunmuştu. Gündüz Vassaf, vefatının ardından yazdığı yazıda Said için şu ifadeleri kullandı: “'Aydın' denilen kişinin filin sırtındaki sivrisinekten farkı kalmadığı bir dünyada Edward Said'in çok ayrıcalıklı bir yeri var." Said, toplumun veya bireyin, kendi kimliğini kurarken bir öteki’ne ihtiyaç duyduğundan bahseder. Bir “öteki” inşa edilmeli, birey yahut toplum, kimliğini bu "öteki"nin antitezi olarak kurgulayabilmelidir.
Fakat işte, o tanımlanan – kurgulanan öteki ile hiç el ele tutuşulmamıştır.
Kızılır, hedef gösterilir, uzak durulur.. ama tanışılmaz, mümkün değil uzlaşılmaz.
Hrant Dink’in öldürülmesi ardından bu yabancılaşma aşılmak istendi. Hepimiz Hrant’ız dendi. Biz acınızı paylaşmak istiyoruz demekti bu. Hakkıyla paylaşmak mümkün değildi belki. Ortada baltalanmış bir güven duygusu, ölmüş bir insan, yetim kalmış bir kız vardı. Yine de bir adımdı işte, bir cümlecik.
Ama bunu bile kabullenemeyenlerin olduğunu, hem de acı ile gördüm.
Parlayıvermek.
Bizi hem de bu yaban ülkede, dilimizin bunca az konuşulduğu, güzel ülkemizin bu denli az, hatta yanlış bilindiği bu ülkede, tanışıp yakınlaşmak, mesafeleri kısaltmak duruken, bizi birbirimizden uzaklaştıran duygunun özeti.
Parlayıvermek.
Benim ülkem sağ-sol kavgalarından bölünmedi mi? Yetmedi, Alevi-Sünni deyip bölündü. Yetmedi, Türk-Kürt.
Yetmedi... yetmedi şimdi tekrar laik-antilaik / demokrat- antidemokrat kavgası mı çıkacak? Daha kaça, ne kadar bölüneceğiz?
Bir milletin kaç farklı alt kümesi olabilir? Kaç kutbu? Veya şöyle sorayım: İki kardeş kaç farklı şekilde birbirine düşman/öteki olur?
Parlayıvermek.
Sağduyudan ve vicdanın sesinden uzaklaştırır mı bizi? Ötekinin gözyaşını gizler mi?

Sonuca bağlanamayan bir konuya, sonuç paragrafı yazamacağım. Afbuyrun...

DESCARTES’İ YENİDEN DÜŞÜNMEK

“Varım öyleyse düşünüyorum”

C.P. Scott “Olgular kutsal, kanılar özgürdür” diyor. Edward Hallett Carr ise XIX. Yüzyılı “olgular fetişizmi” olarak tanımlıyor. C.P. Scott ve E.H. Carr’ın bu sözleri aslında hayatımız için ince çizgiler çiziyor. Bu sözleri Adem’den günümüze geçen zaman kavramına uygulamanın doğru olacağı kanaatindeyim. Olguların bir kutsallığı, kanıların özgürlüğü ve geçen bu zaman sürecinde olgular fetişizmi yaşandığı ve dünyanın bunu çok iyi yansıttığını söyleyebilirim. Bunun için olguları açıklarken olgular arası ilişkilerin gözden geçirilmesi ve yeniden yorumlanması gerekiyor. Bu hipotezden yola çıkacak olursak, aydınlanma filozoflarının kilise ideolojilerini yıktıklarını öne sürmenin yerine böyle bir sürecin var olduğunu ve zaten yıkılmakta olan düşünceye son darbeyi vuran düşünürler olduklarını görürüz.

Bu dönemde, yani geçen bu süreçte, daha açık bir ifade kullanacak olursak reformasyon sonrası dönemde özellikle Descartes’in “Düşünüyorum öyleyse varım.” sözü –ben buna kurgu demeyi tercih ediyorum- Batı Dünyası’nda devrim olarak nitelendirilmelidir. Skolastik düşüncenin hakim olduğu Batı’da, özgürlük konseptinin karşılığını bulamadığı bir dönemde, rasyonel olarak çıkarımlarda bulunmak Batı için gerçekten ihtilalci bir şey! Aynı sözleri Luther için de söylemek sanırım hata olmaz.

“Aydınlanma” olarak adlandırılan dönem, Batı’da reform ve rönesans hareketleri sürecinde meydana gelen bir dönemdi. O dönemin düşünürlerinin oldukça iddialı tezleri vardı: İnsanın tek gerçeği, yegane gücü akıl. Yeryüzünde gerçekleşen olgular, insanın yaratılışı, madde, fizik ve aklınıza gelen her şey adına rasyonalizm denilen akılcılık düşüncesi çerçevesinde değerlendiriliyor ve bu çerçevenin dışında kalanlar doğru sayılmıyordu. İnanç özgürlüğü gündeme geliyor ve dinsel gerçeğin farklı yollardan aranabileceği öne sürülüyordu. Batı dünyasında sayısız mezhep türemiş ve tartışmalar zirveye ulaşmıştı. Otoriteye bağımlılık sorgulanmaya başlamış ve bireysel özgürlük bilinci gelişmeye başlıyordu...

İşte böyle bir atmosferde “Düşünüyorum öyleyse varım” kurgusunu öne süren Rene Descartes dünyaya geliyordu (1596-1650) Cizvit okuluna başlayan Descartes, Latince ve tarihin yanı sıra felsefe, mantık, fizik ve metafizik eğitimi de alıyordu. Ölümü de ilginçtir; İsveç Kraliçesi Christina’nın ona felsefe öğretmesi çağrısına uyarak Stockholm’e giden Descartes, üç ay sonra orada ölüyordu.

Kuşkuculuğun –septisizm- yaygın olduğu dönemde yetişen Descartes, bilgi ve kuşkuların üstesinden gelinebileceği inancı içerisinde; kuşku yöntemini septiklerden de kapsamlı bir şekilde uygulamakla kuşku kaldırmaz bir doğrunun ve kuşku kaldırmaz bir ölçütün ve gerçeğe ilişkin bütün bir doğrular sisteminin bulunabileceğini savundu ve bu tezi günümüze “kartezyen kuşkusu” olarak ulaştı. Zaten dikkat edersek, Descartes “Düşünüyorum öyleyse varım” kurgusuna da bu felsefe yolu ile ulaştı: Kartezyen kuşku.

“Düşünüyorum öyleyse varım” kurgusundan yola çıkacak olursak; Descartes bu kurguya, kuşkuyu olanaksız yapacak derecede kesinliği olan, kesinliği nihai ve var olan bir şeyle ilgili olan bir kriter süzgecinden geçerek ulaşmıştır.

“Her şeyin yanılgı olduğunu düşünmeye çalışırken, bunları düşünmekte olan benim bir şey olmam gerektiğini fark ettim. Bunun “Düşünüyorum öyleyse varım” (Je pense, d onc je suis), (Cogito ergo sum) gerçeğinin, septiklerin en aşırılarının bile yıkamayacağı kadar sağlam ve kuşkusuz olduğunu görerek onu aramakta olduğum felsefenin birinci ilkesi olarak kabul etmekte duraksamamam gerektiği yargısına vardım.”

Gerçekten de Descartes oluşturmuş olduğu felsefe yoluyla ilk kesin bilgiye ulaşmıştı: “Düşünüyorum öyleyse varım” Kesin bilince ulaştığı şey gerçekten var olan bir şeydi; ve burada düşünen ben’di. Bu kurgu çerçevesinde Descartes Tanrı’ya ulaşmıştır. Aynı mantıkla şeytanı aldatıcı olarak kabul etmiş ve Tanrı’nın var olduğunu kanıtlamıştır.

“Kafamdaki tüm düşünceler düş ürünü ve yanlış olabilir; ama bunlar içinde bir teki, Tanrı düşüncesi, sonsuz ve mükemmel olan bir varlıktır.”

Descartes’e göre akıl insanlara Tanrı tarafından “doğruyu yanlıştan ayırt etmek için verilmiştir.” Ancak doğruyu yanlıştan ayırt edebilme yetisi olarak Tanrı tarafından verilen bu akıl gerçeğe ulaşmada bir vasıtaya, yönteme ihtiyaç duyar. Descartes, bunu şöyle ifade eder: “İyi bir zihne sahip olmak yetmez önemli olan onu iyi kullanmaktır…çok yavaş yürüyenler her zaman doğru yolu izliyorlarsa koşanlardan ve doğru yoldan uzaklaşanlardan daha çok ilerleyebilirler.”

Descartes’in felsefesinde basamak basamak elde edilen hakikatler sırasıyla ben, Tanrı ve dış dünya (madde)'dir. Böylece Descartes benin ve Tanrı'nın varlığını ispat etmekle düştüğü solipsizmi (tek bencilik) aşmış felsefesinin objektivasyonunu (dış dünyaya açılımını) sağlamıştır. Burada var olan bu maddi alemin metafizik bir varlık olarak ispat edilen Tanrı ile ilişkileri nedir?

Solipsizmi (tek bencilik) aşan Descartes aslında felsefesinin objektivasyonunu (dış dünyaya açılımını) “Düşünüyorum öyleyse varım” sözü ile anlatmaya çalışmıştır. Descartes bu sözü ile solipsizmini “Varım öyleyse düşünüyorum” ideal kurgusuna çekmeyi daha doğrusu Tanrı’nın varlığına inandığını ve bu var olma sürecinde düşündüğünü ifade etmeye çalışmıştır.

Descartes’in veciz bir ifadesine burada ispat bakımından yer verecek olursak;

“Felsefede incelenen belli başlı bütün güçlükler üzerine kendimi tatmin etmek vasıtası bulmakla kalmayıp, bazı kanunlar da buldum. Tanrı bu kanunları tabiatta öyle bir kurmuştur ki, onların öyle kavramlarını ruhlarımıza işlemiştir ki, onlar üzerine biraz düşündükten sonra onların yani bu kanunların, dünyada var olan ya da husule gelen her şeyde aynı ile görüleceğinden şüphe edemeyiz”

Görüldüğü gibi Descartes düşünmesinin arka planındaki gerçeğin var olmak olduğunu ve sözün “Düşünüyorum öyleyse varım” kurgusunun “Varım öyleyse düşünüyorum.” kurgusunu anlattığını ifade etmeye çalışmıştır.

Hazırlayan: Fatih Bilge

2 Haziran 2007 Cumartesi

Hayat yolunun heybe taşıyan yolcusuna!

Her an uyanık olacaksın. Yılmayacaksın. İlim için çok dua edeceksin. Derdini çekeceksin. Kıvranacaksın. Uykuların kaçacak. Nolur Allahım yetiş diyeceksin. Boğulan bir insanın son çare gördüğü bir tahtaya sarılması gibi ümitle, azimle, gayretle, can havliyle sarılacaksın. İmdadına yetişecek olan O. Seni düzlüğe çıkaracak olan O.

Tertemiz olacaksın. Parazite geçit vermeyeceksin. İrade setini çok sağlam çekeceksin. Yiğit olacaksın. Yılmayacak ve ümitsizliğe kapılmayacaksın. Yeter artık demeyeceksin. Sabırla iğnenle kuyuyu kazmaya devam edeceksin. Yorulmayacaksın. Vazgeçmeyeceksin. Yarı yolda kalmayacaksın. Yollarda dökülenlerden olmayacaksın. Yüzüne batan dikenlerden şikayet etmeyeceksin. Sürekli ama sürekli şükredeceksin.

Küheylanlar gibi çatlayana kadar koşacaksın. Hacca giden topal karınca gibi umutla ısrarla yolculuğuna devam edeceksin. Gecenin al yalazında ızdırapla inleyeceksin. Rahata rehavete kapılmayacaksın. Kuru ekmek ve soğana razı olacaksın. Rızık için şükredeceksin.

Sabah erkenden kalkacak nasibini arayacaksın. İlim ilim diyecek okuyacaksın. Heybeni hiç boş bırakmayacaksın. Sıcak yatağını terk edecek, karanlıkta yollara düşeceksin. Gözünü hedefine dikecek ve gözü kara ileri atılacaksın. Ümitsizliğe yer vermeyecek, üzerine düşeni yapacaksın.

Büyük ideallerin olacak. Çok büyük ideallerin olacak. Heyben hep projelerin olacak. Hayallerinle oturup kalkacaksın. Dünya ile hesaplaşacaksın. Çağınla hesaplaşacaksın. Tüm dünyaya meydan okuyacaksın. Fikirlerinle dimdik sağlam duracaksın. Fatih gibi gözünü hedefine, İstanbul'una, içinde yatan aslana dikeceksin. Oyundan oynaştan sıyrılacaksın. Gözünde, gönlünde, kafanda, ruhunda, kalbinde ve heybende hep ideallerin, projelerin ve hayallerin olacak.

Okuyacak ve derin düşüneceksin. Yazacak çizeceksin. Sabahlayacaksın. Çok çalışacak ve masada uyuyakalacaksın. Sandalyene kıvrılacaksın. Sabahlara kadar gözüne uyku girmeyecek, dönüp duracaksın. Rahat ve rehaveti unutacaksın. Rüyanda hayallerini projelerini göreceksin. Uyandığında kaldığın yerden devam edeceksin. Heyben omzunda sabırla yola devam diyeceksin. İlim ilim ilim diyeceksin. Hep ilim yolunda olacaksın. Alim isminin tecellilerini arayacaksın. Basit isminin tecellileriyle coşacaksın. En az mürekkebin kadar gözyaşı dökeceksin.

Az yiyecek, az uyuyacak, az konuşacak ve az güleceksin. Nefsini dizginleyeceksin. Ağlayacaksın. Her gözyaşından yeni fidanlar çıkacak ve büyüyecek. Yaptıklarını başardıklarını hemen unutacaksın. Egonun legolarını gözünü kırpmadan yıkacaksın. Gözünü daha yükseğe dikeceksin. Gururun g’sini kibirin k’sını sözlüğünden çıkaracaksın.

Heyben dolu, yükün ağır olacak. Nefsinle sürekli boğuşacaksın. Bir saniye dahi gevşemeyeceksin. Hayalini dahi kirletmeyeceksin. Nefsinin hoşuna giden şeylerden kaçacaksın. Rahat alanının dışına çıkacaksın. Zoru arayacak zoru hedefleyeceksin. Kendini sürekli aşacaksın.

Vaktinin tek dakikasını boşa geçirmeyeceksin. Her an ölecekmiş gibi o anı değerlendireceksin. Üzerine düşen vazifeleri mükemmek şekilde yapacaksın. Avını bekleyen kedi gibi Rıza bekleyeceksin. Tutunduğun dala sımsıkı yapışacak tek saniye bırakmayacaksın. Gözünü sürekli yukarılara dikeceksin. Sürekli tırmanacaksın. Durmayacaksın. Durduğun anda hızla düşmekte olduğunu bileceksin.

En büyük düşmanının kendin olduğunu bileceksin. Tehlikeyi sezeceksin. Korkacaksın. Kaybetmekten çok korkacaksın. Aynı yerden tekrar ısırılmayacaksın. İçinde seni yok edebilecek bombaları önceden tesbit edecek ve onları etkisiz hale getireceksin. Nefsinle başbaşa kalmaktan sürekli O'na sığınacaksın.

Çok dua edeceksin. Çok isteyeceksin. Ümidin hiç solmayacak. Dudaklarındaki buruk tebessüm solmayacak. Kışın ortasında hep baharın hayaliyle yaşayacaksın. Derdini dert edineceksin. Derdini derman bilecek derdine sarılacaksın. Her güzel sonucun bedeli olduğunu bileceksin. Bedelini ödeyeceksin. Sancı ve ızdırap çekeceksin.

Kendini sürekli yenileyeceksin. Şarjın bitmeden şarj olacaksın. Heybeni ilim musluğundan sürekli dolduracaksın. Pusulan olacak ve gittiğin yönü hedefini bileceksin. Azimle yelken açacaksın. Fırtınalar seni vazgeçiremeyecek. Dalgalarla mücadeleden vazgeçmeyeceksin. Dalgalarda sallanan geminde ceviz kabuğunda gibi hissedeceksin. Aczini anlayacaksın. Batıyor olsan dahi umudunu yitirmeyeceksin. Sebepler dairesinde her tür tedbirini alacaksın. Tevekkülü elden bırakmayacaksın.

En karanlık anlarda şafağı arayacaksın. Varacağın limana vardığında limanda kalmayı düşünmeyeceksin. Güzel bağlar bahçeler köşkler senin gönlüne giremeyecek. Yeniden yollara düşeceksin. Dostunu, bağını, bahçeni, malını, mülkünü, aileni, çocuğunu geride bırakmaya her an hazır olacaksın. Aşırı bağlanmayacaksın. Tek bavulunla ve tek heybenle her an göçe ve seyahate hazır olacaksın. Gözün arkada kalmayacak.

Vefalı olacaksın. Ortada kalmış görevi kucaklayacaksın. Bayrağını ve Anadolu değerlerini elinden düşürmeyeceksin. Bayrak ve görev yarışında emaneti sonuna kadar götüreceksin. Bayrağı özenle tutacak bir an bırakmayacaksın. Yorulacaksın. Terleyeceksin. Ağrıların sızıların olacak. Ama bütün bunları unutacaksın. Gözünü gönlünü kalbini Sevgili’ye yönelteceksin. Hep özleyeceksin. Özlemin içini yakacak. Çöl ortasında su arar gibi hep arayacaksın. Susuzluğun her zerreni yakacak. Yangını gözyaşların söndürecek. Kendini hep gurbette hissedeceksin. Ümit ve inşirahla hep vuslatı hayal edeceksin.

Heyben son nefesine kadar omzunda, sürekli yürüyeceksin.

Hayatını ince ve hassas bir kanaviçe gibi özenle işleyeceksin. Heybende özenle saklayacaksın amel defterini. Yazdığın defterin her kelimesi uyumlu olacak. Yırtmak istediğin kara sayfaları temizleyecek aklaştıracaksın.

Geride yeryüzünde iyi bir eser bırakacaksın. Kendinden sonra gelenlere dopdolu bir heybe miras bırakacaksın. Hayat kitabın okuyanlar için her yönden örnek olacak.

Israrla dua edeceksin: Kitabının son mısrası Mısra-ı Berceste olabilsin diye. Şiirin son dizesinin kafiyesini özenle koyabilesin diye.

1 Haziran 2007 Cuma

ORTAKÖY'DEN BEŞİKTAŞ'A

ORTAKÖY’DEN BEŞİKTAŞ’A

Bir Yürüyüş Öyküsü

Geçenlerde değerli bir ağabeyimin nikâhına katılmak için Şişli’ye gittim. Dönüşte dostlarımın ısrarını kıramadım ve Ortaköy’de bir çay molası verdim. Ortaköy yine kalabalık, Ortaköy yine sıcaktı. Belki de sıkça gelmediğimden, Avrupa yakasına geçmekten suya girmekten korkan bir kedi kadar korktuğumdan böyle hissetmiştim. Dönüşte yine pek yapmadığım bir şey yaptım ve dostlarımla birlikte Ortaköy’den Beşiktaş’a kadar yürüdüm.

İlk başta hayli keyfili, biraz kafamı dağıtacağım bir yolculuk olacağını sanmıştım. Ancak daha yolun başında beni onlarca düşünceye sevk eden olaylarla karşılaştım.

Seyyar satıcıların bulunduğu sokaktan hemen çıkışta bir müzik marketin önü oldukça kalabalıktı. Çoğu on beş on altı yaşında yirmi kadar genci benim ismini dahi telaffuz edemediğim bir rap şarkıcısını coşkunca alkışlıyor, adını haykırıp duruyorlardı. Yüzler kızarmış, gözler kocaman açılmıştı. İlk anların şaşkınlığı geçince bunun neşeli bir kalabalık olduğunu anladım ve rahatladım. Dostlarımla birlikte bol bol güldük gençlerin haline. Sonra ne olduysa birden koşmaya başladı bizim meşhur rapçi ve hızla kendisini bekleyen özel minibüse atladı. Gençler durur mu, onlar da peşinden. Sıkışık trafikte araçların arası, bağıran çağıran insanlarla doldu. Minibüse dokunmaya çalışan erkekler, ağlamaya hazır kızlar mı dersiniz. Minibüs o trafikte her durduğunda, bizim Amerikan filmlerinde gördüğümüz zenciler gibi giyinmiş ve yine o zenciler gibi el kol hareketi yapan erkek çocukları aracın önünü kesiyorlardı. O an ister istemez düşündüm: “Kimdi bu çocuklar? Hey diyen, dostum diyen bu canlılar hangi millete mensuptu? Ya kıyafetleri?..” Yeni bir sınıftı bu, hatta yeni bir melez millet. Ne zaman, ne ara doğmuşlardı?”
Biz yürüdükçe minibüs arkamızdan geliyor, bağrışlar kulaklarımıza dolmaya devam ediyordu.

Kalabalıktan biraz uzaklaşıp, rahatlamıştık. Yeniden dostlarımın sesini duyuyor, onlarla konuşabiliyordum. Yanımızdan kimisi Doğan görünümlü Şahin, kimisi harbi BMW, Mercedes araçlar geçiyordu. Çoğunu çocuk yaşta gençler kullanıyor ve çevreden gelen seslere yeni melodiler karışıyordu. Tanrı’m kim vermişti bu kadar çocuğa bu kadar pahalı oyuncakları? Üstelik hepsi bir garip bakıyordu dışarı bu insanların. Sanki hiçbiri doğdukları bedenle kalmamış, sıyırmıştı ruhlarını içine sıkıştıkları kalıplardan, olmak istedikleri kutulara girmişlerdi.

Böylece ilerlerken, sanki bir an düşüncelerin beynimi işgal etmemesine ihtimal yokmuş gibi acı bir tablo ile karşılaştım. Köşe başında sekiz yaşlarında bir ayakkabıcı çocuk ağlıyordu. Boya sandığı parçalanmış, camdan boyaları dağılmıştı. Galiba biri fena dövmüştü sabiyi. On iki milyonda bir ufak noktaydı o. Acınacak bir hali vardı ve insanlar ona acıyordu. Ancak sadece acıyordu. Kimse elini yanaklarına götürüp, “Ne oldu sana küçük?” diyemiyordu. Ona bunu yapanlardan intikam almak istemiyordu. Bir turist kadın hariç, yaşlı bir kadın olan bu İngiliz turist durmuş, cüzdanından çocuk için bir yeşil yirmilik çıkarmaya çalışıyordu.

İnsanlara kızıyordum ama ben de bir eylemde bulunamamıştım çocuk için. Tıpkı okumuş, hali vakti yerinde dostlarım gibi.


Yürüdüm yürüdüm ve yürüdüm, her şeyi unutmak için. Çırağan Sarayının önüne kadar gelmiştim. Biraz daha ilerde Çırağan Sarayının balo salonu vardı. Hemen solumda kalan demir parmakların ardında ihtişam ve zenginlik uzanıyordu. Bu akşam bir düğün tertip ediliyor olmalıydı. Sarayın geniş ve ferah merdivenlerinden, şık tuvaletleriyle iki güzel bayan çıkıyordu. Uşak görünümüyle garsonlar karşılıyorlardı onları. Müzik alttan alta çalıyordu. Kırmızı, kadife perdelerin ardında boğazın suları ışıldıyordu. Akşama giden şehir lacivert bir renk alıyordu.
O an bir Rus romanının içinde gibi hissettim kendimi. İşte Neva Caddesi’ydi yürüdüğüm. İşte bir Prensin görkemli konağıydı burası. Fransızca bilen matmazeller merdivenleri tırmanıyorlardı. Belki birazdan mazurka yapacaklardı, geceye doğru vals. Omzu apoletli bir general purosunu yakacaktı. İçerisi müzik ve dansla ısınacaktı. Dışarıdaysa halk vardı. Arabacı Mihaylo tütününü sarıyordu. Koltuk meyhanelerinden birinden, şehre gelen bir mujik çıkıyordu. Kupa arabaları, troykalar taştan yolları dövüyordu. Boğaz misali Neva Nehri usul usul akıyordu.

Tanrı’m ne garipti. Tüm bu şeyler benim okuduğum 19. yüzyıl romanlarında olur sanırdım. Oysaki zaman kendi fakirlerini, kendi zenginlerini, kendi toplumlarını her dem yeniden yaratıyordu. Dekorlar değişse de anlamlar hep aynıydı.
O anda trafik biraz açılmış. Rap şarkıcısının minibüsü de yanımızdan geçip girmişti. Ama gençler pes edecek gibi değildi. Hala koşuyorlardı. Av peşinde, geniş steplerde koşan Rus borzoyları gibi diller dışarıda soluyorlardı. Sanki bir şeye susamışlardı bu gençler. Hep içlerinde olan, ama yerinde şimdi derin bir boşluk hissettikleri bir şeye. İşte zaman kendi peygamberlerini yaratıyordu ve o peygamber yeşil ışığın yanmasıyla birlikte aracıyla hızla yol alıyordu. Belki Detroit’e belki Harlem’e…
Bu sırada koşan yalnızca gençler değildi. Az önce tezgâhı dağıtılan çocukta koşuyordu, onun da ardından üç beş çocuk yaşta serseri. Galiba ufaklığın cebindeki yirmiliğe dikmişlerdi şimdi de gözlerini. Miniğin marsık gibi yüzü daha da kararmış, göğsü hızla inip kalkmaya başlamıştı.

O an kendime ve dostlarıma, “Hadi koşalım,” dedim. “Koşalım ve miniği kurtaralım. Onu soymak isteyen kötüleri cezalandıralım. Hakkı haklıya verelim!” Tüm bunları dedim ama yine içimden. Hiçbirimiz bir şey yapamadık her zamanki gibi.

Yine üzüldüm. Biz bu ülkenin okumuş, iş güç sahibi, akıllı insanları, biz bu kadar basit haksızlıklar karşısında elimiz kolumuz bağlı oturursak ne olur, nereye varır sonumuz?

Basit bir adamın peşinden koşan milyonlar, eylemsiz aydınlar, sarayların aydınlık salonlarını dolduran güzeller, gariplerin başına bela kesilen serseriler ve ayakkabıcı çocuk…

İşte aklımda İstanbul’da yaptığım kısa bir yürüyüşten kalanlar. Çok mu geç bazı şeyler için ya da çok mu erken yola koyulmak için? Karar sizin dostlarım.