24 Haziran 2007 Pazar

PETER PRENSİBİ VE KOLTUK KAVGASI

1969 yılında Kanadalı yazar Laurence J. Peter tarafından kaleme alınan Peter Prensibi isimli kitap ve anafikri, ekonomide Peter Prensibi olarak yer bulmuş; yayınlandığı dönemde büyük ses getirmiştir. Kitabın anafikrini de oluşturan bu prensibe göre; kişiler bulunduları pozisyonda işlerini çok iyi yaptıklarından bir üst pozisyona yükseltilebilir. Terfi ettikleri bu pozisyon genellikle becerileri zorlayan yeni bir iştir. Prensibe göre herkes bir yeterlilik seviyesine sahiptir ve kişi bulunduğu pozisyonda başarılı olamıyorsa terfi etmeyecek demektir. Prensibin ikinci yaklaşımına göre ise; insanlar sürekli terfi ettirildiklerinden pozisyonların yetersiz kişiler tarafından doldurulacağı öngörülmektedir.

İkinci yaklaşımın anlamı tipik bir koltuk kavgası ve makam sevdasıdır. Bu yaklaşım günümüz kurum ve kuruluşlarında insan kaynaklarındaki liyakatsizliği işaret etmektedir. Bu da haklı olanın değil hatırı sayılır olanın pozisyonlarda yer almasına ve böylece kurumsal gelişimin engellenmesine neden olmaktadır.

Balık baştan kokar... Özellikle yüksek mevkilerdeki insanlar beceri ve yetkinlikleri itibariyle bu mevkinin hakkını verememekte; buna rağmen kendi kişisel çıkarları uğruna kurumun gelişimini hiçe sayarak koltuğunu koruma peşindedirler.

İçinde bulunduğumuz seçim arefesinde, ülkemizdeki siyasi tabloyu yine bu prensiple açıklamak mümkündür. Herkes haiz olduğu, başarılı olduğu işi yapmayı deneyeceğine, demokratikleşme ve çeşitlilik (diversity!) adına, bir aday olma ve milletin vekili olma sevdasına kendi işini bırakmış, meclisteki potansiyel koltuğunun peşine düşmüştür... Sözümona sanatçıların, gazetecilerin bu merakı ne acıdır ki bu prensibin varlığını korumakta ve onun amacına hizmet etmektedir...Ve yine maalesef bu rüyaya kapılmayıp yerinde kalan ve bu durumu eleştiren gazetecilerimiz de içinde bulunduğu posizyonu, üzerinde oturduğu koltuğu koruma sevdasında değil midir? Yani neresinden bakarsak bakalım hüzün dolu bir tablo içerisindeyiz, rahat yerde oturmayı seviyoruz.

Bu karanlık tablo halet-i ruhiyesi içerisindeyken nasıl vizyon belirleyeceğiz, eşyaya bakış açısı oluşturacağız, stratejik düşüneceğiz, üreteceğiz, karar vereceğiz, derdimizin peşinde olacağız, insan odaklı çalışacağız, liyakat esasına uygun hareket edeceğiz, âdil olacağız, paylaşacağız, başkaları için uğraşacağız? Nasıl??? Ülke olarak balığımız baştan kokmuş... Ecdadının mezarını bu topraklarda gösteremeyen kişiler yüksek pozisyonlarda at koşturmaya başlamış ve atlarından inmeye de hiç niyetleri yok gözükmektedir!

Laurence J. Peter hayatta olsaydı herhalde yaşanacak yer olarak Kanada’yı değil, Türkiye’yi seçerdi; çünkü ne de olsa onun prensibi bu topraklarda yaşıyor, yaşatılıyor. Maalesef ki ne maalesef! Hani insanın bu tablo karşısında 'heyhat!' diyesi gelmiyor değil...

Her şeye rağmen koşulacak yollarda atımızı dizginlemek ve meydanı boş bırakmamak temennisi ile...