24 Haziran 2007 Pazar

PEYAMİ SAFA ve HEYBE FELSEFESİ

İnsan, tarih defterinin derin ve anlamlı yapraklarında seyahat ettikçe, zihinlerindeki kavramlar daha da anlam buluyor, bulduğu anlamlardan destek alarak çevresini daha nitelikli anlamlandırıyor.

Bu yazının da hikayesi aslında tam olarak burada başlıyor. Edebiyatımızın yetiştirmiş olduğu en önemli ustalardan biri olan ve keyifle okuduğum Peyami Safa’nın gazetelerde ve dergilerde çıkmış olan fıkra ve makalerini okuyordum. Yedigün Mecmuası’ndaki 20 Eylül 1938 tarihindeki yazısı beni aldı farklı yerlere götürdü, silkeledi ve günümüze getirdi bıraktı. Bu fikir seyahatinin heybemde bıraktığı entellektüel tadın adı “Heybe Felsefesi”’nden başka birşey değildi. Peyami Safa’nın makalesi ile Heybe Felsefesi’nin kesişim kümesinin nitelik ve nicelik olarak kapladığı alan beni gerçekten etkiledi.

Kesişim kümesinin nitelik ve niceliğini daha iyi anlayabilmek için Heybe felsefesi ile neler dediğimizi hatırlayalım:


"Heybe felsefesi, günümüz toplumunda, bilgi ve algı çöplüğünün arasından kendisi, değerleri ve toplum için doğru bilgileri seçebilen, seçtiği bilgileri anlayabilen ve anlamlandırabilen, bu bilgilerle bireye ve topluma değer katmayı amaçlayan bir düşünce yapısıdır."

diye tanımlamıştık. Heybe Felsefesi düşünce düzleminde tanımladığımız aktörleri de;

Heybeci, heybe felsefesi tanımını içselleştirmiş, kendine ve topluma değer katan felsefe insanı...

Haybeci, kendini öğrenmeye adamış, bilgi ve algı çöplüğünün arasından kendisi ve toplum için doğru bilgileri seçebilen, seçtiği bilgileri anlayabilen, fakat anlamlandıramayan ve aksiyon almayan araf insanı...


Bilgi Eşeği, amaçsızca bilgi arayan, toplayan, arşivleyen, bilgiyi tüketen ama üzerinde düşünmeyen, anlamayan, kendi egosunun tekelinde barındıran, topluma değer katma amacında olmayan eşek insanı...”

olarak tanımlamıştık. Bu tanımlar ışığı altında sözü üstadına teslim ettiğimizde, değerli fikir dalgalarının arasında elimizde surf tahtasıyla dolaştığımızda aslında, çok da farklı denizlerde yüzmediğimizi rahatlıkla gözlemliyebiliyoruz.


Peyami Safa, Yedigün, 20 Eylül 1938

“Ayaklı kütüphane denilen adamların lehinde ve aleyhinde çok şey söylenmiştir. Bunların kafalarında kitap, midede övütülen ekmek gibi değil, ambarda bekleyen buğday gibi durur. Nasıl konmuşsa öyledir. Kana ve hayatına karışmamıştır. Onların bilgileriyle zekaları arasındaki münasebet, bir kitapla bir kütüphanenin raf tahtası arasındaki münasebetin aynıdır: Biri ötekinin üstüne binmekle kalır.


Kitap, adamı beslemezse şişirir, bilgilerin yağıyla şişmanlatır. Ayaklı kütüphane denilen
adamlar, manevi bünyelerinde fikirden ziyade semen bulunan mahluklardır: ilmin şişkolarıdır. Bunun için sağlam yapılı bir kafa, dolu bir kafadan üstündür ve düşünmek bir fikre gebe kalmaktan başka birşey olmadığı için, kitapların en güzelleri, düşündürücü ve doğurucu eserlerdir.


Yine bunun için uyanık bir zeka, okurken her an şüphe içindedir. Bu şüphe at sineği gibidir: Savarsınız yine gelir. Bizi rahatsız etmesine mukabil, demin bahsettiğim kötü dalgınlıktan kurtarmak gibi, sinirlendirici olsa bile uyandırıcı tesiri vardır.


Aynı kitabı birkaç defa okumak, ayrı ayrı birkaç kitap okumaktan daha faydalıdır. Çünkü okumakta gaye müellifin ne düşündüğünü anlamaktan ve bir şey öğrenmekten ibaret değildir. Kitapla okuyucunun zekası evlenmeli ve mahsul vermelidir”

Yine kendimi farklı fikir havalimanlarından iniş izni isterken bulmama sebep olan bir diğer Peyami Safa makalesi de Tercüman Gazetesi’nde 3 Kasım 1959’da ele aldığı “Münevver Kimdir?” makalesidir.

Makale sayesinde günümüzde sık sık karşımıza çıkan yetkinlik mi uzmanlık mı? Bilgi mi ? Deneyim mi? Nereye kadar üniversite müfredatı? Nereye kadar staj, yarı zamanlı işler? Sorularının cevapları, sistem anlayışı, bütünü görebilmenin dayanılmaz hafifliği, fikir sahibi olmanın önemi, çok daha iyi anlaşılıyor.

Devirler değişse de, zaman teknoloji bilgi düzeyi ilerlese de, belli temel kaideler değişmiyor. Ancak gerçek münevverler fotoğrafı daha doğru zamanda, daha doğru şekilde görüyorlar...

“Münevver Kime Derler?

Herhangi bir ilim ve teknik dalında yetki sahibi olanlar, umumi kültür sahibi olanlar, ansiklopedik bilgi sahibi olanlar münevverdir.

Umumi kültürle ansiklopedik bilgiyi birbirinden ayırışımın sebebi, her bilgi sahibinin kültürlü olmamasıdır. Bilgi kültürün ham maddesidir. Lazımdır, fakat kafi değildir. Bilginin, kültür haline gelebilmesi için, zekanın endüstrisinde mamül madde, yani fikir haline gelmesi gerekir.

Mütehassısların kendi sahaları için münevver olduklarına şüphe yoktur. Fakat bunların insan kaderini toplu bir şekilde ilgilendiren meseleler hakkında fikirleri olsa bile güvenilmez. Bir matematikçi, eğer herhangi bir sosyal meselenin tarihi ve dayandığı ilim dalları hakkında yeter bilgiye sahip değilse, mücerred mantıkla yapacağı muhakemelerde hatadan hataya düşmeye mahkumdur.

Gerçek münevver, bütün ilimlerin ve felsefe sistemlerinin esasları, tarifi safhaları ve son verileri hakkında bilgi sahibi olan ve bu bilgiyi, şahsi temayül ve ihtiraslarının tesirinden kurtarıp objektif planda fikir haline getiren insandır.

Üniversitelerimiz ihtisas adamları yetiştirirler, münevver yetiştirmezler.
Gerçek münevverleri okul değil, hayat yetiştirir. Onlar kendi kendilerinin hocasıdır. Tecrübe ile pişmiş bir bilgi yaşanmış bir bilgi onların kültürünü vücuda getirir.Bunun içindir ki gerçek tahsil ,üniversitelerin son sınıfında başlar..." (Tercüman, 3 Kasım 1959)

Sevgilerimle
Yüce Zerey | y=f(yuce)