Bu çalışmada sizlerle Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü master hocalarından Prof. Dr. İ. Özer Ertuna’nın kaleme almış olduğu "Kapitalizmin Son Direnişi" isimli kitapla ilgili yapmış olduğum özet çalışmasını paylaşmak istiyorum. Buyurun;Tarihten günümüze kadar insanoğlu, ekonomik ihtiyaçlarını gidermek için pek çok sistem geliştirmiştir. Kurulan bütün bu sistemler insana hizmet için vardır. Fakat var olan ekonomik sistemlerin hepsi araç olmaktan çıkmış, amaç olmuştur. Böylece mutluluk getireceği yerde toplumları sefalete sürüklemiştir.
20. yüzyılın son on yılına kadar modern dünyanın 200’e yaklaşan ülkesinde siyasi ve iktisadi sistemler temelde kapitalizm veya komünizm olmak üzere iki ana gruba ayrılmaktaydı. Bu sistemler insanlar arasında bir inanç sistemi olarak görülüyordu ve adeta bir din haline getiriliyordu. Bu durum dünyayı iki kutuplu bir yer haline getiriyor, toplumlar arasında sistemler açısından çatışmalara neden oluyordu. Nihayet 1990 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla ve 1991 yılında, bu zaman kadar komünizmle yönetilen SSCB’nin dağılmasıyla, kapitalizm komünizme karşı galibiyetini ilân etmiştir.
Günümüzde hızlı değişim, ortaya çıkan yeni ihtiyaçlar ve teknolojik gelişmenin yarattığı yeni imkânlar altında varolan bu sistemlerin hiçbiri insanların özlemlerini karşılayabilecek düzeyde değildir. Küreselleşme adına bu sistemler, bir yandan doğayı tahrip etmekte, diğer yandan çağdaşlaşma adına insanlar arasındaki iletişimi yok etmektedir. Bu bağlamda komünizmin çökmesi kapitalizmi meşru kılmaz. Zira kapitalizm günümüzde ekonomik bir sistem olmaktan ziyade kutsal bir değermiş gibi gorülmektedir. Âdeta din halini almıştır. Bu durum kapitalizmin eleştirilmesi olanağını ortadan kaldırmıştır.
Sermayenin egemenliğini öngören kapitalizmin başlıca özelliği serbest, sınırsız, kayıtsız, şartsız, mutlak kazanç fikridir. Kapitalizmde kendi kendini düzenleyen piyasa kanunları varsayılır. Bundan dolayı kapitalizm müdahaleciliğe karşıdır. Kapitalizmde, toplum faaliyet olan bireyleriyle, insanların ve grupların birbirleriyle en çetin ve insafsız şartlarda yarıştığı bir arena gibidir. Güçlü ve kurnaz her zaman zayıf ve aptalı geride bırakma, ezme hakkına ve imkânlarına sahiptir. Amerika’ya fırsatlar ülkesi denmesinin bir anlamı, arenada kıran kırana bir mücadelede güçlü ve zekilere her türlü kolaylığın sağlanmış olmasıdır. Bu nedenle düzen, temelde insana değil ekonomik gelişmeye bakar. Bu sistemin insanı bencil, çıkarı peşinde koşan, çalışmayı sevmeyen, tüketmeyi seven ve doymak bilmeyen bir anlamda Batılı İktisadi insan tipidir.
Kapitalizmde önemli olan bir diğer unsur da rekabetçiliktir. Kapitalizme göre bireyler ve toplumlar birbirleriyle rekabet ettikçe güçlenirler. Bu durum insanlar ve toplumlararası diyaloğu sıfıra indirir ve samimiyetsizliğe neden olur. Bu rekabet sonucu zengin daha zengin, fakir ise daha fakir olmakta ve pastanın arslan payları birkaç burjuvaya düşmektedir. Din ise, bu büyük balık küçük balığı her zaman yutar anlayışına şiddetle karşı çıkmış, insanlararası yardımlaşma ve dayanışmanın önemine işaret etmişttir.
Kapitalist sistemin bel kemiği sermaye, sermaye birikimini gerçekleştiren de fâizdir. Fâizin varolmadığı bir mekanizma kapitalizm olarak tanımlanamaz. Bu sistemde fâizin belirleyici rol oynaması sonucunda, para sinsi ve aldatıcı yollarla yoksul ve orta gelire sahip kitlelerden zengin sınıflara akar. Fâiz, zaten varolan sınıf farklılıklarını daha da arttırıp çelişkiyi derinleştiren önemli bir etkendir. Ama toplumsal belirti ve sonuçları ne ölçüde tahrip edici olursa olsun, fâizsiz bir sermaye düzeni düşünülemediğinden, kapitalizm, gelişme ve büyüme gibi bütün olguların olmazsa olmazı olarak fâizi görür ve teşvik eder. Semâvi dinlere bakacak olursak Tevrat borç verilen parada kâr ve fâiz alınmamasını öğütler. İslamiyet’e göre fâiz haramdır. İncil ise paranın çalıştırılmasından yanadır. Paranın bankaya fâize verilmesi İncil’de yasaklanmamıştır.
Günümüzde kapitalizmin bir uzantısı olan çok uluslu şirketlerin amacı, milli geliri arttırmadan öte kendi kârlarını ençoklamadır. Bu şirketler küreselleşmenin bir göstergesi olarak iş gücü ve hammaddenin ucuz olduğu bölgeleri emperyalist hedeflerine âlet etmektedirler. Kapitalist sistemde işçi işyerinde, bir maliyet unsuru olarak makine ve robotlarla rekabet etmektedir. Amaç sadece kâr olduğundan toplu işten çıkarmalar meydana gelmekte ve bu sistemin sonucu olarak işsizlik artmaktadır. Bu da fakiri daha da fakirleştirmektedir. ABD’de 6.1 milyon yetişkin 3.3 milyon çocuk açlık sınırındadır. Afrika’da ise bu sistemin sonucu olarak bu durum daha vahim yaşanmakta ve her yıl binlerce insan açlık nedeniyle hayatını kaybetmektedir.
Dünya sürekli değişim halindedir. İnsanın temel ihtiyaçları her zaman aynıdır. Yapmamız gereken, insanlığın refahı için doğru cevabı aramaktan yılmamak, araçlarla amaçları birbirine karıştırmamak, insanları kendi kurdukları sistemlere esir etmemektir. Bilimsel yaklaşım da böyledir. Bilim, bilinenle yetinmemeyi, yeni bilgiler peşinde koşmayı kendine amaç edinmelidir. Ekonomi de temel bir bilim dalıdır ve insanlığın refahı için çalışmalar yapmalı, nihai amacın çok tüketerek mutlu olunmayacağını; az tüketip, israf etmeden de mutlu olunabileceğini göstermektir. Modern dünyada insanlar tüm ihtiyaçlarını kendileri karşılayamamakta ve bazı ürünleri dışarıdan almak zorundadırlar. Bunları alabilmek için elbette paraya ihtiyaç vardır. Piyasalarda talebi oluşturanlar parası olanlardır. Pazar ekonomilerinde, parası olmayanların tercihleri piyasaya yansımaz. Bu yüzden ekonomiyi parası olanlar yönlendirmektedir. Bu durum ise parayı ilahlaştırmaktadır.
Liberalizmde olduğu gibi kapitalizm de ülkeler açısından dış ticaretin refah arttırıcı bir unsur olduğunu iddia etmektedir. Ülkeler, sadece mutlak üstünlüğe sahip mallarında değil mukayeseli üstünlüğe sahip oldukları mallarında da uzmanlaşıp, onları ihraç edebilirler. Fakat bu kapitalist bir varsayımdan öteye geçmez. Çünkü gerçek hayatta durum farklıdır. Bir ülkenin çalışanlarını bir üretim dalından diğerine kaydırması gerçekte oldukça güçtür. Bu durum Amerika’nın temizlikçileri Hollywood yıldızı yapması gibi bir şeydir. Aynı zamanda günümüzde satın alma kararlarında fiyat önemini kaybetmiş, marka önem kazanmıştır. Böyle bir durumda dış ticaret pastasından büyük payı alacak olanlar yine büyük markaları ellerinde bulunduran zengin ülkeler olmaktadır. Bu nedenledir ki ekonomide malların serbest dolaşımı ilkesini benimsemiş olan liberalizm çığırtkanları bile dış ticaret konusunda pek çok alanda korumacı bir politika izlemektedirler.
Gelişen teknoloji, iletişim imkânlarının artması, sermayenin ülkeler arası akışkanlığı ve iş gücüne sağlanabilecek dolaşım hakkı küreselleşme olgusunun temellerini teşkil eden özelliklerdir. Böylece dünya bütünleşmeye başlamış, sınırlar ortadan kaldırılmıştır. Bu durumda zengin ülkeler fakir ülkelerle olan gelir farklılıklarını sürdürme çabasına girmişlerdir. Bunu da sağlayabilmek için zengin ülkeler yeni ekonomik birliktelikler kurmuşlardır. Bu durum meşruiyetini yine kapitalizmden almaktadır. Bu ekonomik birlikteliklere en iyi örnek 1994 yınılında kurulan GATT (Ticaret ve Gümrükler Genel Anlaşması) ve DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) dür. Zengin ülkeler bunları kurarken ekonomide liberalleşmenin üye ülkeler için büyük bir pasta yaratacağını vaat etmişlerdir. Fakat bu durum her zamanki gibi kendi leyhlerine sonuçlanmıştır. Çünkü zengin ülkeler malların üretimi aşamasında somut özelliklerini tam rekabetçi bir piyasada oluşturmuşlar; fakat marka gibi soyut özelliklerini ellerinde tutarak bu ekonomik birlikteliklerin salt kendi işlerine yaramasını sağlamışlardır. Böylece vaat ettiklerinin aksine zengin ülkelerle fakir ülkeler arasında uçurum artmıştır. Böylece fakir ülkelerde ekonomik krizler baş göstermeye başlamış ve kapitalizme karşı yapılan tepkiler artmaya başlamıştır.
Tek taraflı ticari gelişmeler için zengin devletlerin uyguladığı politikalar tüm dünyada küreselleşme karşıtlarının bu organizasyonları tehlikeye sokacak protestolar düzenlemesine neden olmuştur. Bunu tetikleyen en önemli olay ise, kapitalist düzenin en büyük savunucusu olan Amerika’nın dünyada yaptığı veya geliştirmeye çalıştığı haksızlıklardır. Kapitalist düzenin veya bu sistemin şakşakçısı kuruluşların dünyadaki hâkimiyeti, çözüm yerine sürekli sorunlar getirmesi ve ülkelerin bağımsız kararlarına müdahale etmesi elbet bir gün bu düzenin bindiği dalı kesmesine neden olacaktır. Bütün bu gelişmeler esnasında duyarlı grupların serzenişleri sonun başlangıcının en önemli göstergelerinden biridir. Yeşil Barışçılar ve Post Austistic Economics gibi sivil toplum örgütlerinin kapitalizm karşıtı gösterileri bunlara en önemli örneklerdir. Küreselleşme hareketlerine olan direnişlerin artması, yerelleşme hareketlerine olan yöneliş, kapitalist felsefenin dünyadaki gelir farkını ve dağılımını her geçen gün arttırması sonucunda sorgulanması kapitalizmin sona yaklaştığının göstergeleridir.
Tarihe bakacak olursak kapitalizmin yaşadığı krizler bunlarla kalmaz. Dünyanın 1929 yılında büyük ekonomik krize girmesi, kâpitalizmi yok olma tehlikesiyle burun buruna getirmiştir. Fakat Marksist beklentilerin aksine çökmemiştir. Kâpitalizm varoluşu gereği birçok bunalımın ve krizin nedeni ve kaynağıdır. Sanayileşmiş ülkeler, görünürdeki istikrarlarına rağmen enflasyon ve işşizliğin tehdidi altındadır. Bunun yanında sermayenin eski gücünü kendi sınırlarında korumayıp ülke dışına çıkması, sayısız sorunun da başka ülkelere taşması, kapitalist ülkeler eliyle ihracı sorununu doğurmaktadır. Az gelişmiş diye tanımlanan ülkelerin sorunlarının çoğu bu olguyla yakın bağlantılıdır. Dünyanın başına bunca büyük belayı getiren, insanları, ülkeleri yoksullaştıran kapitalizmdir. Afrika’daki açlık tehlikesinin, geri kalmışlığın gerisinde kapitalizmin geçmişteki ve bugünkü tahribatları yatar. Yüzyıllarca süren ve çağdaş yöntemlerle yeni kılıklara bürünen bütün sömürgecilik hareketlerinin gerisinde yine kapitalizmin yattığını unutmamalıyız.
Kapitlizmin kalesi olarak kabul edilen, yeni dünya düzeninin, yani küreselleşmenin mimarı olan ABD, terörizmle savaşma, insan hakları ve demokrasiyi, liberal piyasa ekonomisini yayma adları altında kendi hegemonyasını yayma çabası içindedir. ABD’nin bugünkü devlet görüşüne göre dünya iki kampa ayrılmıştır: ABD ile taraf olanlar ve onların karşısında olanlar. Irak Savaşı sırasında Başkan Bush, "Ya bizden yanasınız, ya karşımızdasınız!" sözleriyle bunu açıkça belirtmiştir.
Dünya bugünkü düzeylerdeki petrol tüketimini taşıyamazken, bu nedenle iklimler değişir, buzullar erirken, yani dünyanın ekolojik dengeleri değişirken ve bu tüketimin hemen hemen tamamına yakınını zengin ülkeler yaparken, zengin ülkeler tüketimini kısmamakta, alternatif enerji kaynakları aramamakta, var olan petrol kaynaklarına el koyabilmek için yarışmakta ve savaşmaktadır. Bütün bu çabalar kapitalizmin son direnişidir.
Yazara göre "Günümüzde kapitalizm uygulamalarından çıkarları olanlar kapitalizmin bilimsel bir temele dayandığını savunmakta, hatta kapitalizmi kendi çıkarları doğrultusunda geliştirmeye çaba göstermektedir. Kapitalizmin bilimsel bir temele dayandığı görüşü yanıltıcı bir görüştür. Kapitalizm bir sistemdir. Bu sistem, belirlenmiş hedeflere ulaşmak için kurulur ve geliştirilir. Sistemin yapılan varsayımlar altında hedefleriyle tutarlı olup olmadığı, kendi hedeflerine götürüp götürmediği bilimsel yöntemlerle sınırlanabilir; ama bilim varsayımların sorgulanmasını yapmaz, seçilen hedeflerin iyi veya kötü olduğunu sınamaz. Varsayımlar altında saptanan sonuçlara varılması, kapitalizmin bilimsel temeller üzerinde oturduğunu göstermez. Bilim farklı varsayımlar altında varılacak hedeflerini de inceler."
"Kapitalizm kendi hedeflerini gerçekleştirmede daha başarılıdır. Dünya üzerinde zengin zenginleşmekte, yoksul yoksullaşmaktadır. Kapitalizmin bu başarısı sonucu, bilim de kapitalizmin hizmetine girmiştir."
Başlangıcından bugüne kapitalist sistem insanların özlemleriyle çatışmaktadır. Bu nedenle insanlar yeni bir ekonomik sistem yaratmak mecburiyetindedirler. Bu çatışan ilkeleri tekrar kısaca özetlemek gerekirse; kapitalizmde birey kendi mutluluğunu artırmaya çalışır. Bunun için başvurulan her yolu mübah sayar. Fakat insanoğlunun doğasında başkalarının mutluluğuyla mutlu olmak da vardır. Birey kararlarını alırken toplum ve kendi mutluluğu arasında bir uyum peşinde olmalıdır. Ve yine kapitalist sistemde insanlar çıkarcıdır ama gerçekte insanlar için önemli olan çıkar değil hak hukuk mevzularıdır. Yine kapitalizmde mutlak bir rekabet esası vardır. Bu sisteme göre ilerlemenin tek yolu kıyasıya rekabetten geçer. Bunun için de her yol meşru sayılır. Ama düşünün bir kere, kendinizden güçsüz ve küçük birini isteseniz kolayca incitebilirsiniz. Ama insanî değerlerimiz buna izin vermez. Rekabet için güçler dengesi çok önemlidir. Ayrıca kapitalizmde insan doyumsuz bir varlıktır. Tüketmeyi çok sever, moda peşinde koşmayı bir mârifet sayar. Fakat biz biliyoruz ki, Kuran-ı Kerim’de "Yiyiniz, içniz; ama isrâf etmeyiniz" buyrulmuştur. Bütün bunların ışığında diyebiliriz ki kapitalizmin insanı;
-Bencildir,
-Birbiriyle kıyasıya rekabet halindedir,
-Çıkar peşinde koşar.
-Birbiriyle kıyasıya rekabet halindedir,
-Çıkar peşinde koşar.
Özlenen ve var olan sistemi değiştirebilecek insan ise;
-Toplumcudur,
-Birbiriyle dayanışma içindedir,
-Doğruluk ve hak peşinde koşar.
-Toplumcudur,
-Birbiriyle dayanışma içindedir,
-Doğruluk ve hak peşinde koşar.
Tüm bunlar düşünüldüğünde kapitalizmin içinden çıkılmaz bir yola doğru gittiğini görüyoruz. Bunun sonunun gelmesi içinse, insanlığın yüzyıllardır geliştirmeye çalıştığı kardeşlik, eşitlik duyguları için çaba göstermemiz gerektiğini anlıyoruz. Yazarın dediği gibi Anadolu kültüründen başka bir yerde de bu hasletleri aramak beyhûdedir. Çünkü Anadolu tarihten bugüne çeşitli milletlerin ve çeşitli dinlerin birleşme noktası olmuş ve ideal insan tipinin anavatanı olmuştur. Unutmamalıyız ki ‘ben’ kavramından ‘biz’ kavramına geçebilidiğimiz ölçüde sonun başlangıcındaki yeni yola girmiş olacağız.
Hatm-i kelâm olarak, kapitalizm hakkında yapılan bu özgün çalışmanın mimarı İ. Özer Ertuna hocamıza teşekkür ediyorum. Bütün bu bilgiler ışığında dış ticaretle ilgili öğrendiğimiz bazı teorilerin pratikte mümkün olmadığını görmek ilginçti. Ancak bunların bize öğretiliyor olması bile, bizim istesek de istemesek de bu sistemin bir parçası olduğumuzu göstermez mi? Yazarın kitabın önsözünde vurguladığı "ya bu sistemin sonu geldi ya da dünyanın sonu geldi" vurgusu aslında kapitalizm denen illetin dünyanın sonunu getirebilecek cinsten bir olgu olduğunu göstermektedir. Bu kitabı elime aldığımda bu tarz kitapların edebiyattan yoksun bir ders kitabı niteliğinde olduğunu düşünmekteydim. Ama kitabın farklı bir tadı var; gerek konuya yaklaşım biçimi, gerekse konu aralarında verilen okuma parçaları kitabın çekiciliğini arttırmıştır. Piyasada bu tarzda yazılmış en sevdiğim kitap Ali Bulaç hocanın yazdığı ‘Çağdaş Kavramlar ve Düzenler’ adlı kitaptı. Ali Bulaç, o kitabı beş yıl gibi uzun bir sürede hazırlamış ve bana göre özgün ve eşşiz bir kitap ortaya çıkarmıştı. Fakat gördüm ki, İ. Özer Ertuna’nın ‘Kapitalizmin Son Direnişi’ adlı eseri de insanları düşünmeye sevkedecek, sorgulanamayan, bir nevî din haline gelmiş bazı ögelerin bile sorgulanabilmesini mümkün kılan, olaylara farklı pencelerden bakıp, farkı farkettirecek cinsten bir kitaptır.