Geceler daha füsunlu, aşk derecesinde sevilecek zaman dilimleri. Gündelik işlerle arama bir mesafe girdiğini hissettirdiğinden belki de. Zamandan ve mekandan sıyrılarak farklı bir buuda geçiş yeri. Daha sakin, daha dingin sanki bünyem. Dudağım kendiliğinden tebessümde.Uzun zamandan sonra bu saatte kalkıyorum. Uyku mahmurluğunu atmak için kuvvetlice geriniyorum. Hep birlikte sofrayı hazırlıyoruz. Soframız gibi muhabbetimiz de şen. Vakit daralınca ilk günün telaşıyla ne var ne yok mideye boca ediyorum. Dişlerimi fırçalayıp odama çekilmeden evvel elemsiz bir lezzetin tadı var dudaklarımda.
Yaşamın kıyıda köşede kalmış değerleri alacakaranlıkta peyda ediyor. Aldığım her nefes gibi değerini bilemediğim hayat bir kere daha kollarını açmış "yeter ki sen de sarıl" diyor boynuma. Kesintisiz bir dua hali hasıl oluyor ellerime. Açtıkça göğe yükselecekmiş gibi. Dua ettikçe mesafeler kısalıyor. Çarçabuk kendimden sıyrılıp dünya oluyorum. Üzerimdeki her bir insana ayrı dualar yolluyorum.
Zaman işe gitmem gerektiği zırrrrlayarak ifade edince tekmeyi yiyorum evden dışarı. Merdivenleri ceylan gibi sekerek inerken bir yandan da Cihangir kedilerine pisi pisi yapıyorum. Sabahın erken saatlerin bir neşe bir sürur Kabataş’ta. Deniz capcanlı. Bugünün güzel bir gün olacağını müjdeliyor doğa.
İşte zaman hızlı geçiyor. Öğlen olmuş bile. Kafamı masamın üstüne koyuyorum. Hafif bir uyku hali… Rüyamda üstündeki elbiseler epey yıpranmış fakir bir çocuk; ağlamaktan kızarmış gözleri.
- Aç mısın? diye soruyorum.
- Evet, diyor.Dolaptan bir şeyler getiriyorum yemek için. Yemiyor. Yüzüme bakıyor. Bir şaşkınlık hali bende. Neden yemiyorsun diye soruyorum? Cevap vermiyor.
- Aç değil miydin?
- Evet.
- Beğenmedin mi?- …
- İstediğin bir şey varsa söyle alıp geleyim. Lütfen söyle.
- Ağzının ucundan belli belirsiz bir sözcük taşıyor dışarı “Sevgi”.
O an uyanıyorum. Kayboluyor minik çocuk. Anlıyorum ki sevgiye o da, ben de, bütün bir kainat da açız.
Mesai bitiyor… Vücudum henüz ilk günün verdiği yorgunlukla baş etme derdinde. Kapıdan dışarı attığım anda kendimi, temiz hava çarpıyor hücrelerime. Daha iyi oluyorum. Bir kedi ilişiyor gözüme ağzındaki et parçasıyla birlikte. Takip ediyorum göz ucuyla ürkütmeden. Bir de ne görsem, yavrularıyla paylaşıyor. Anlıyorum Ramazan’ı, anlıyorum açken dayanışmanın kıymetini. Daha bir sevgiyle kabarıyorum. İnsan olmanın verdiği hazla daha çok seviyorum kainatı ve içindeki zerratı. Aceleyle atlıyorum sarı dolmuşa, “acele Kadıköy’e” der gibi.
Sema kızıla çalarken Kadıköy’den Boğaz’ın mavi sularına dalıyorum. Birkaç kürek darbesiyle yarılıyorum boğazı. Ne kadar hızlı olsa da bir o kadar aheste. Eminönü’de soluklanıyorum. Tatlı bir iftar telaşı. Turistler için kuşyemi satan yaşlı teyze hala Yeni Cami’nin önünde. Kuşlar onun eteğinde. Yaşlı ayakkabı boyacısı Cemal Usta derin düşüncelerde; birinin daha hayallerine cila vuruyor. Pide kuyruğunda tesbih taneleri gibi dizilmiş insancıklar, her biri şükreder. Lokantalar hınca hınç, herkes yerini almış dakikalar sayılmaya başlanmış. Kare kare fotoğraflıyor gözlerim yaşamın her kesitini. Bu an’ı da sarıp sarmalayıp beynimdeki en güzel klasörde arşivliyorum.
Enstrümantal bir parçadaki gitar tınısı yüreğim. Zihnim berrak bir deniz. Tepeden tırnağa sevgi doluyum. Taşmak arzusuyla kalabalığa karışıyorum. Şerbetçi gibiyim ağızlarda tat bırakmak niyetim.
Karnımdaki gurultulardan vaktin yaklaştığı aşikar. Hemen iftar kuyruğuna :) Ayşe Teyze’nin, Cemal Dayı’nın arkasına ben de sıralanıyorum. Yolunu mutluluğa çıkartmaya söz veren Safranbolu’nun dar ve sırlı sokakları gibi iftar kuyrukları da kıvrıla kıvrıla sevgiye uzuyor. Kuyruktaki -her kesimden- insanların çehreleri biraz sonra yanacak minarelerdeki mahyalar gibi, ışıl ışıl. Evlerde başlayıp mabetlerde yankı bulan, çarşı-pazar dolaşıp sofraları coşturan bu sevgi halesi gönülleri öylesine yumuşatıyor öylesine kaynaştırıyor ki, bir ömür ramazanlaşası geliyor insanın.
Barış ve kardeşlik dualarıyla açıyoruz ilk iftarı. Minareden yükselen sedayla çadırı dolduran yüzlerce insanın ağızlarına götürdükleri lokmalarla açıyorum orucumu. Önümdeki çorbanın dumanı tütedursun bir yandan, gönlüm bu manzara karşısında buğu buğu... Ağzıma attığım minik zeytin tanesi boğazımda düğümleniyor. Böyle bir mozaiğin örgülendiği bir sofrada bulunmak ne hoş bir nimet. Ne hoş sevgi sofrasına oturmak ve kaşıklamak kardeşçe…
Vuruyorum kendimi yeniden yola. Ağır ağır çıkıyorum yokuşu. Ara sokaklarda insan manzaraları… Yıllar her ne kadar belini bükse de İhsan Amca özündeki mana ve ruhu kavrayıp yeniden gençleşmiş ve dinçleşmişçesine “vira bismillah” diyor yaşama. Ardında ballar balı Zehra Ninemle birlikte yollar usul usul teravihe akıyor.
Bir tatlı vuslat anı Süleymaniye avlusunda. Karşımda bir şölen ihtişamıyla beliriyor, dilimden inci mercan dökülüyor. Bu nasıl bir görkem Allah’ım. Padişahlar gibi buyur edilsem de ana kapıdan içeri, bu haşmet karşısında boynumu büküyor ve saygıyla atıyorum adımımı içeri. Dışarının büyüsü içeride daha da yoğunlaşıyor. Süleymaniye de ilk günün cezbesine kapılmış. İçerideki kandillerden çıkan ışık huzmeleri helezonlar çizerek dualarla birlikte kubbede “bir” oluyor. Ne hoş bir kez daha sevgi sofrasına oturmak ve kaşıklamak kardeşçe…
Bitmeyecek gibi sürse de gece, o da tükeniyor. Cihangir benim için bir başka güzel. Yolumu uzatıyorum, sokakları kolaçan ediyorum. Her şey aynı güzellikte. Eve gelince soyunup dökünüyorum. Bir bardak çay kapıp terasa çıkıyorum. Tarihi yarımadada bugün yaşanılan güzellikler için teşekkür ediyorum…
Efendim hayırlı Ramazanlar.Sevgiyle, Sevgiliyle, bereketle, ağız tadıyla…
Gördüğünüz Düşten Öte olsun… Sevgilerle :)
Müzik: Ömer Faruk Tekbilek - Last Moments of Love
Foto: asunsal