18 Eylül 2007 Salı

Bir Ömür Ramazanlaşasım Geliyor

Geceler daha füsunlu, aşk derecesinde sevilecek zaman dilimleri. Gündelik işlerle arama bir mesafe girdiğini hissettirdiğinden belki de. Zamandan ve mekandan sıyrılarak farklı bir buuda geçiş yeri. Daha sakin, daha dingin sanki bünyem. Dudağım kendiliğinden tebessümde.

Uzun zamandan sonra bu saatte kalkıyorum. Uyku mahmurluğunu atmak için kuvvetlice geriniyorum. Hep birlikte sofrayı hazırlıyoruz. Soframız gibi muhabbetimiz de şen. Vakit daralınca ilk günün telaşıyla ne var ne yok mideye boca ediyorum. Dişlerimi fırçalayıp odama çekilmeden evvel elemsiz bir lezzetin tadı var dudaklarımda.

Yaşamın kıyıda köşede kalmış değerleri alacakaranlıkta peyda ediyor. Aldığım her nefes gibi değerini bilemediğim hayat bir kere daha kollarını açmış "yeter ki sen de sarıl" diyor boynuma. Kesintisiz bir dua hali hasıl oluyor ellerime. Açtıkça göğe yükselecekmiş gibi. Dua ettikçe mesafeler kısalıyor. Çarçabuk kendimden sıyrılıp dünya oluyorum. Üzerimdeki her bir insana ayrı dualar yolluyorum.

Zaman işe gitmem gerektiği zırrrrlayarak ifade edince tekmeyi yiyorum evden dışarı. Merdivenleri ceylan gibi sekerek inerken bir yandan da Cihangir kedilerine pisi pisi yapıyorum. Sabahın erken saatlerin bir neşe bir sürur Kabataş’ta. Deniz capcanlı. Bugünün güzel bir gün olacağını müjdeliyor doğa.

İşte zaman hızlı geçiyor. Öğlen olmuş bile. Kafamı masamın üstüne koyuyorum. Hafif bir uyku hali… Rüyamda üstündeki elbiseler epey yıpranmış fakir bir çocuk; ağlamaktan kızarmış gözleri.
- Aç mısın? diye soruyorum.
- Evet, diyor.Dolaptan bir şeyler getiriyorum yemek için. Yemiyor. Yüzüme bakıyor. Bir şaşkınlık hali bende. Neden yemiyorsun diye soruyorum? Cevap vermiyor.
- Aç değil miydin?
- Evet.
- Beğenmedin mi?- …
- İstediğin bir şey varsa söyle alıp geleyim. Lütfen söyle.
- Ağzının ucundan belli belirsiz bir sözcük taşıyor dışarı “Sevgi”.
O an uyanıyorum. Kayboluyor minik çocuk. Anlıyorum ki sevgiye o da, ben de, bütün bir kainat da açız.

Mesai bitiyor… Vücudum henüz ilk günün verdiği yorgunlukla baş etme derdinde. Kapıdan dışarı attığım anda kendimi, temiz hava çarpıyor hücrelerime. Daha iyi oluyorum. Bir kedi ilişiyor gözüme ağzındaki et parçasıyla birlikte. Takip ediyorum göz ucuyla ürkütmeden. Bir de ne görsem, yavrularıyla paylaşıyor. Anlıyorum Ramazan’ı, anlıyorum açken dayanışmanın kıymetini. Daha bir sevgiyle kabarıyorum. İnsan olmanın verdiği hazla daha çok seviyorum kainatı ve içindeki zerratı. Aceleyle atlıyorum sarı dolmuşa, “acele Kadıköy’e” der gibi.

Sema kızıla çalarken Kadıköy’den Boğaz’ın mavi sularına dalıyorum. Birkaç kürek darbesiyle yarılıyorum boğazı. Ne kadar hızlı olsa da bir o kadar aheste. Eminönü’de soluklanıyorum. Tatlı bir iftar telaşı. Turistler için kuşyemi satan yaşlı teyze hala Yeni Cami’nin önünde. Kuşlar onun eteğinde. Yaşlı ayakkabı boyacısı Cemal Usta derin düşüncelerde; birinin daha hayallerine cila vuruyor. Pide kuyruğunda tesbih taneleri gibi dizilmiş insancıklar, her biri şükreder. Lokantalar hınca hınç, herkes yerini almış dakikalar sayılmaya başlanmış. Kare kare fotoğraflıyor gözlerim yaşamın her kesitini. Bu an’ı da sarıp sarmalayıp beynimdeki en güzel klasörde arşivliyorum.

Enstrümantal bir parçadaki gitar tınısı yüreğim. Zihnim berrak bir deniz. Tepeden tırnağa sevgi doluyum. Taşmak arzusuyla kalabalığa karışıyorum. Şerbetçi gibiyim ağızlarda tat bırakmak niyetim.

Karnımdaki gurultulardan vaktin yaklaştığı aşikar. Hemen iftar kuyruğuna :) Ayşe Teyze’nin, Cemal Dayı’nın arkasına ben de sıralanıyorum. Yolunu mutluluğa çıkartmaya söz veren Safranbolu’nun dar ve sırlı sokakları gibi iftar kuyrukları da kıvrıla kıvrıla sevgiye uzuyor. Kuyruktaki -her kesimden- insanların çehreleri biraz sonra yanacak minarelerdeki mahyalar gibi, ışıl ışıl. Evlerde başlayıp mabetlerde yankı bulan, çarşı-pazar dolaşıp sofraları coşturan bu sevgi halesi gönülleri öylesine yumuşatıyor öylesine kaynaştırıyor ki, bir ömür ramazanlaşası geliyor insanın.

Barış ve kardeşlik dualarıyla açıyoruz ilk iftarı. Minareden yükselen sedayla çadırı dolduran yüzlerce insanın ağızlarına götürdükleri lokmalarla açıyorum orucumu. Önümdeki çorbanın dumanı tütedursun bir yandan, gönlüm bu manzara karşısında buğu buğu... Ağzıma attığım minik zeytin tanesi boğazımda düğümleniyor. Böyle bir mozaiğin örgülendiği bir sofrada bulunmak ne hoş bir nimet. Ne hoş sevgi sofrasına oturmak ve kaşıklamak kardeşçe…

Vuruyorum kendimi yeniden yola. Ağır ağır çıkıyorum yokuşu. Ara sokaklarda insan manzaraları… Yıllar her ne kadar belini bükse de İhsan Amca özündeki mana ve ruhu kavrayıp yeniden gençleşmiş ve dinçleşmişçesine “vira bismillah” diyor yaşama. Ardında ballar balı Zehra Ninemle birlikte yollar usul usul teravihe akıyor.

Bir tatlı vuslat anı Süleymaniye avlusunda. Karşımda bir şölen ihtişamıyla beliriyor, dilimden inci mercan dökülüyor. Bu nasıl bir görkem Allah’ım. Padişahlar gibi buyur edilsem de ana kapıdan içeri, bu haşmet karşısında boynumu büküyor ve saygıyla atıyorum adımımı içeri. Dışarının büyüsü içeride daha da yoğunlaşıyor. Süleymaniye de ilk günün cezbesine kapılmış. İçerideki kandillerden çıkan ışık huzmeleri helezonlar çizerek dualarla birlikte kubbede “bir” oluyor. Ne hoş bir kez daha sevgi sofrasına oturmak ve kaşıklamak kardeşçe…

Bitmeyecek gibi sürse de gece, o da tükeniyor. Cihangir benim için bir başka güzel. Yolumu uzatıyorum, sokakları kolaçan ediyorum. Her şey aynı güzellikte. Eve gelince soyunup dökünüyorum. Bir bardak çay kapıp terasa çıkıyorum. Tarihi yarımadada bugün yaşanılan güzellikler için teşekkür ediyorum…

Efendim hayırlı Ramazanlar.Sevgiyle, Sevgiliyle, bereketle, ağız tadıyla…

Gördüğünüz Düşten Öte olsun… Sevgilerle :)

Müzik: Ömer Faruk Tekbilek - Last Moments of Love
Foto:
asunsal

11 Eylül 2007 Salı

Sınırlar Kalkıyor Roller Değişiyor

Annelerimizden babalarımızdan çokça dinlemişizdir; mahallenin tek televizyonuna sahip olunan evinde bütün çevre ahalisinin toplaşıp tv izleme seanslarını. Odanın içinden kapı dışına taşan kalabalık, ayakta yer bulduğuna sevinenler, pencere pervazından içeriye bakmaya çalışan kafalar, program başlar başlamaz otomatik olarak şişşştt sesi çıkaran sükunet memuru birkaç kocakarı… Her ne kadar bu enteresan zamanlarda yaşayamamış olsak da tek televizyon kanalının olduğu günleri, İstiklal Marşı ile günü merhaba deyişimizi, hafta sonu pas geçemeyeceğimiz –elimiz mecbur- Pazar konserlerini, akşam yayın sona erdiğinde yatmamızı emreden diiiittt sesi ve koca bir saatin olduğu ekrana bakarak saniyeleri saydığımız günleri –arkadaşlar arası TRT’ye göre ayarlı, saniye şaşmaz tavırlarımızı- bilmem anımsamayan var mı?

90’ları başında ilk özel TV’nin yayın hayatına başlamasıyla birlikte çok geçmeden evdeki televizyon bir iken iki, hayatımızın çeşnisi de bir iken bin oluverdi. Pembe dizilerden eğlence programlarına, hatta yayın arasına giren reklamlara kadar renkli kutunun müdavimi olduk milletçe.

Reklamlarla birlikte, evin beyi akşamı edip eve dönüş yolunda hanımın isteklerini yerine getirmek üzere kasaptan yarım kilo kıyma, manavdan birer kilo domates-salatalık ve fırından aldığı 3 ekmek ile birlikte televizyonda izlediği “Akşama babacığım unutma Ülker getir” reklamıyla fileye birkaç da bisküvi atması gerektiğini hatırlatıyordu.

2000’li yıllar gelip çatınca bir yer değişimi olmuş, tatminkar tüketici çoktan göçmüştü bu diyardan. İşte bu noktadan sonra reklamlar artık sıradan gelmeye başladı, canımız sıkıldı. Reklamcılar bu tavrımıza rota değiştirerek yanıt verdiler. Evde ekranın başından kendimi attım, artık reklam bombardımanından azade yaşamaya başladım diyemeden açık hava reklamlarına, e-posta kutularımızı dolduran reklam içerikli maillere, ağzımızın tadıyla çetleşmeye niyet etmişken pattadanak ekranda bitiveren internet reklamlarına maruz kaldı bünyeler. Hatta son dönemde popülaritesi yüksek olan gerillalar ile resmen meydan muharebesinde üzerimize gelmekte dört bir yandan markalar.

Web 2.0’ı dünyamıza seve seve buyur ettiğimiz andan itibaren reklamcılık dünyasında da roller değişmeye, sınırlar kalkmaya başladı. Birçok sektörde olduğu gibi reklamcılıkta da tüketicinin sözü artık gür çıkıyor, hatta gür çıksa iyi.

Ramazan davulu gibi dört sokak öteden hoş bir sada geliyordu kulağa ilk önceleri. Ne zamanki davulcu bizim sokakta bitiverdi, o zaman uykuları kaçmaya başladı şirketlerin. Anlaşıldı ki, tüketici; ben hem söylerim hem çalarım hem de oynarım diyor. Tüketici yıllardır ağıt yaktığı sazı elinden bıraktı. Artık birer birer davulu ellerine başladılar, henüz eline davul almayanlar halaya iştirak etmekte. Haberiniz ola :)

Alternatif mecraların önümüzdeki yıllarda artacağından şüphe duymuyorum, sadece neler göreceğiz merakla bekliyorum. Tabiî ki alternatif mecraların sınırsız olduğuna inanmak aptallık olur. Aynı zamanda bunlar hızla tükenmekte olacak -şimdiden tüketmeyiz zaten. Dolayısıyla yeni yöntemler geliştirmek son dönemde teknolojinin verdiği imkan ve oluşan yeni hayat tarzıyla hem daha kolay hem daha benimsenebilir.

İnternet kullanıcıları için web 2.0 bir devrim niteliği taşıyor. Yüzlerce insanın kafasındaki fikir web 2.0 ile beraber hayat buldu. Bu fikirlerin internette adeta niş pazarlama vakalarına dönüştü.

zooppa.com da viral kampanyalara dönüşebilecek reklam filmi yapma olanağı sağlıyor. Burada yeni reklam yöntemi ile reklam izleyenler artık reklam yapanlar oluyor. Sevdikleri markalarla ilgili kafalarındaki fikirleri uyguluyorlar. Dolayısıyla hayranı olduğu markaları viral kampanyalarla duyurma şansını elde etmiş oluyorlar. Kendilerine saçma gelen reklamlara karşı farklı bir çığır açıyorlar. Aynı zamanda Zooppa ile kullanıcılar sanal dünyada lovemark oluşumuna büyük katkı yapacak gibi gözüküyor.

Yaptıkları reklam ile kendi hikaye veya kurguyu yansıtabilme özgürlüğü insanları farklı bir tatmin düzeyine çıkarıyor. Önüne servis edileni yemekten sıkılan bireyler kendin pişir kendin ye yöntemini internette çok seviyor. Bunu eğlenerek yapmak ayrıca bir zevk veriyor. Hele bir de para kazandıklarında kelimenin tam anlamıyla “tadından yenmiyor” :)

Bu durum aynı zamanda markalara da yarıyor. Markalar çağının birçok gönüllü savunucusu kendi isimlerini birbirleriyle yarışırcasına duyurmaya çalışıyor. Markalar için ekstra bonus :) ürünü kullanan hatta ürünle özdeşleşen tüketicinin yaptığı reklam çok samimi ve içten kabul edilmeyi kolaylaştırıyor. Heyblog yazısındaki gibi insanlar bir şey almadan önce veya karar aşamasında bunu fazlasıyla araştırıyor. İşte bu noktada zooppa niş bir alana ilaç gibi gelebilir. Göreceğiz..

Bu yöntemin geleceği nedir ne değildir, kestirmek pek kolay değil. Fakat yeni yaşam tarzları, gelişen teknoloji, insanların değişen ihtiyaçları zooppa’nın geleceğini bence parlak kılıyor. Aynı zamanda ilerisi için düşük maliyetli bir uygulama reklamverenlerin de işine gelmez değil.

Aynı zamanda işte size Türkiye’den bir örnek;
www.reklamyarat.com Henüz amatör bir başlangıç olsa da ben yapanların emeğini takdire değer buluyorum.

Sanırım gelecekte “zap”lamasak da “zooppa”layacağız kesin :)

Katkılarından dolayı Sevgili Yüce Zerey’e teşekkürler.

10 Eylül 2007 Pazartesi

Aklımızda Futbol Kalbimizde TÜRKİYE

Son yıllarda yaptığı sponsorluklarla Türk sporunun en büyük destekçilerinden biri konumuna gelen Ülker Grubu geçtiğimiz Haziran ayında Türk Futbol Milli Takımlarının 5 yıl süreyle ana sponsoru olmuştu.

Türkiye’nin en çok reklam veren şirketlerinden olan Ülker, yaptığı reklam harcamaları bir yana, kalitesiz kurgu ve basit (belki saçma) prodüksiyonlarla birçok kimseye "bu şirketin çöpe atılacak çok parası var" diye düşündürüyor. Evet birçok kez ben de aynı düşüncede olsam da Ülker son reklam filmiyle bir taşla sayamayacağım kadar olumlu harekette bulunmuş.

Futbol ülkemiz için yalnız hafta sonları izlenen bir spor değil, hafta içi yayınlanan tartışma programları, sokakta, bakkalda, kahvede getirilen yorum ve yapılan kritiklerle her haftanın en önemli gündemleri arasında. Sahip olduğu markalar ve ürün gamıyla tüm Türkiye’ye hitap etmek isteyen Ülker, “AKLIMIZDA FUTBOL KALBİMİZDE TÜRKİYE” sloganı ile marka konumlandırmasını başarılı bir şekilde gerçekleştiriyor. Slogan basit ama çok net ve hedefini on ikiden vuruyor. Milli duyguları reklamla birlikte tatlı tatlı gıdıklıyor.
Tüm Türkiye’nin markası olmak demek, halkın markası olmak demek. Halkın markası olmak demek, algılarda halkın sporuyla yer etmeyi bilmek demek. Ülker bunu reklamdaki minik çocukla –Turkcell’in yaptığı gibi- duygusal bir bağ oluşturarak kullanmış. Aynı zamanda algılardaki imzalı top kavramını bu sefer hayranı olduğunuz halk size sevgisini göstermek için bu topu imzalayıp size yolladı; Kapıcı İhsan Amcadan Taksici Ömer Abiye, pazardan dönen vatandaştan plazada işten çıkan beyaz yakalılara kadar “sevgimiz ve desteğimizle arkanızdayız” mesajı reklamda içten ve samimi olarak çok güzel ifade ediliyor.

Duygusal bağ demişken reklam müziği de gayet güzel olmuş- her ne kadar Garanti’nin sucu çocuğunu çağrıştırsa da.
A Milli Futbol Takımımız katılamadığı son iki turnuva gibi bu elemelere de katılamazsa Ülker için de hezimet, katılırsa hepimize festival :)

Bravo Ülker. Kaliteli işlere alkışlarımla beraber teşekkürler…
Haydi Milliler top şimdi sizde yüzümüzü güldürün :)

7 Eylül 2007 Cuma

Vestel, Manisaspor'a Görüntü Vermeyecek

Trabzonspor-Sivasspor maçında çıkan olaylardan sonra spor gündemi geçen hafta Trabzonspor’un alacağı tarihi cezayı merakla bekledi. Açıklamanın ardından kararla ilgili tartışmalarla olaya yeni bir boyut kazandırıldı. Spor kamuoyunu şok eden asıl haber ise Vestel Manisaspor-Galatasaray arasında oynanan müsabakadan sonra Vestel Grubu’nun Manisaspor’a yaptığı sponsorluk desteğini çektiğini komik bir şekilde açıklaması oldu. Gerekçeleri şuydu; Trabzonspor-Sivasspor ile geçen sene oynanan Vestel Manisaspor-Sakaryaspor maçında verilen cezaların adil olmayışı ve futbolun kirlendiği.

Günseli Özen Ocakoğlu’nun şu tespiti futbol adına bu komik gerekçenin perde arkasını tamamen aralıyor: “2005-2006 sezonunda Vestel Manisaspor’un Fenerbahçe’yi 5-3 yenerek şampiyonluk yolunda büyük darbe indirmesinden sonra Vestel ürünlerinin satışlarında başlayan ve % 20 ye ulaşan düşüşler. Vestel’in sponsorluktan çekilmesinin en önemli nedeni budur.”

Markalar sponsorluk faaliyetleriyle hedef kitle üzerinde ürün/marka bilinirliğinin oluşturulması, markayla duygusal bir bağ geliştirilmesi ve bunun satışa yansımasını arzu ediyorlar. Fakat yüreği futbolla atan bir ülkede futbol takımına sponsor olmak ne derece doğru?

Futbol taraftarlığının fanatizm derecesinde olduğu ülkemizde markaların (şirketlerin), futbol başta olmak üzere spor yatırımlarında daha dikkatli olmaları gerektiği aşikar.

Geçen hafta vitrinde Fenerbahçe Spor Kulübü’nün piyasaya sürdüğü altın kaplama cep telefonunu gördükten sonra dünyanın en ünlü spor yazarı Simon Kuper'in dediği gibi "Futbol asla sadece futbol değildir" sözü bir kere daha aklıma geldi. Takımlarımız geç uyansa da ülkemizde de artık futbol bir endüstri. Taraftarlık artık yeşil sahaların dışına çoktan taştı. Fenerium mağazasının 2006 yılı cirosu 20 milyon doların üstünde olması, yıllık 300 bin adet forma satış rakamlarına ulaşması da bunu göstermiyor mu?

Vestel markasını zedeleyen en büyük handikap; Türkiye’nin %90’nının tuttuğu üç büyük takımı özellikle kritik maçlarda mağlup etmek. Bir diğeri de yenildiğinde spor basınında çıkan absürd futbol manşetleri. Burada şehrin takımının önüne geçen marka ismi, ters bir durumda kendine kalkan olabilecek herhangi bir şey bulamıyor. Spor kamuoyu, taraftarlar, yorumcular vs. Manisaspor demekten çok takım ismini Vestel olarak kullanıyor. Dolayısıyla zihinlere kazınan isim, algılarda marka olmaktan çıkıyor, hedeflerin odağı oluyor. Yani Vestel yense suç yenilse suç :)

Buna futbolcuların oynadıkları reklamları da katabiliriz. Alex’in saçını Finansbank’ın logosu şeklinde kazıtıp rol aldığı reklam filmi piyasaya çıktığı gibi kayboldu, çekildi desek daha doğru olur. Markalar burada şöyle bir yanılgıya düşüyor, sempatik oyuncularla ürünlerinin reklamı sempati toplar. Belki oynadığı takımın taraftarınca evet. Fakat karşı tarafın taraftarlarında ise sadece antipati, hatta nefret uyandırabilir.

Bir de ünlü sporculara verilen sponsorlukta yine aklıma gelen isim Süreyya Ayhan ve sponsoru talihsiz Vestel :) Atletizmde geçtiğimiz yıllarda aldığı başarılı sonuçlarla ülkemizi onurlandıran Süreyya’ya Vestel sponsor olmuştu. Sporcu belli bir süre başarılarına devam etti. Yaşadığı sakatlık ve medyada çıkan haberlerle şu anda hafızalarda silinmek üzere. Fakat o dönemde tırnaklarıyla kazıyarak başarıyı kovalamış bir sporcunun antrenörü ile evliliği toplumumuzda hoş karşılanmamış ve yine isimle birlikte anılan Vestel’in de marka imajını sarsmıştır. Vestel sposorluğunu geri çekse de olan yine talihsiz Vestel’e olmuştur maalesef.

Peki ülkemizde deliler gibi sevilen futbol için sponsorluk ne şekilde olmalı. Bunun en iyi örneği benim için Turkcell. Her takıma eşit mesafede durması, süper ligin isim hakkını alarak bunu perçinlemesi, aynı zamanda milli takımın sponsoru olması… aklıma gelenler.

Son örnek ise Ülker. Üç büyüklere verdiği forma reklamı, yabancı transferlerinde sponsorluğu, aynı zamanda milli takımın geçtiğimiz günlerde sponsorluğunu alması; yine basketbolda Fenerbahçe Ülker, Galatasaray Cafe Crown ve Beşiktaş Cola Turka ile yaptığı sponsorluklar başarılı örnekler olarak karşımızda duruyor.

Unutmamalı, “Futbol asla sadece futbol değildir”.

4 Eylül 2007 Salı

Fawori'm Değilsin

Dün akşam misafirlikte bulunduğum esnada izledim Fawori reklamını. Muhabbete ara verdiğimiz bir anda internet imkanı da olunca merakım aksiyona dönüştü. İnternette aşağı yukarı ne varsa okudum markayla ilgili.

İlk reklam kısaca; alışık olmadığımız bir kurgu ve ucuz reklam maliyeti ile bana gayet başarılı gözüktüştü. Reklam ekranlarda kendini izletebildi -en azından benim için öyle oldu :)

Büyük markalar arasında mütevazı bir markayız imajının yanında yeni ve dinamik bir markayız, yeni ürünümüz (ar-ge) seramix ile boya konseyinde biz de varız mesajını gayet güzel vermişlerdi. Nesnel eşleşme de kanımca doğru uygulandı. (Kurtlar vadisi/konsey ile boya piyasası). Bunda ne var diyenlerimiz olabilir fakat algılara kazınmış bir kod var ki inkar edilemez ve Fawori tutup buna bir link atıyor. Zihinlerden yer çalmanın sanıldığı kadar kolay olmadığında hemfikiriz sanırım. O yüzden doğru bir strateji diyorum.

Özetle ilk reklam ile ben kimim?, diğer markalar arasındaki yerim nedir?, farkım nedir? bunu net olarak izleyiciye sunuyor.

Fakaaaaat!
Dün akşam izlediğim ikinci reklam marka için tam bir çuvallama işi olmuş. Yine konsey toplanmış, ortada ulvi bir görev var, bunu kimin halledeceği tartışılırken, bizim tüyü bitmemiş çömez Faworimiz babaların yanında almış laptopu kucağına sanal alemde gezintide. Olayın ciddiyeti bu mudur yani :)

Reklamın son kısmında yerdeki parkeleri de biz yaptık diyor, yahu ne alakası var. Ah çömez Fawori, babaların yanında bu pot kırmanın ne alemi vardı şimdi. Sen boyanı anlatsana. Hırdavatçı dükkanı mısın? (Dikkat et !Orası bi konsey. Harcarlar adamı!) Boya satıyorum ama gelmişken parkeleri de benden alın demenin -en azından- şu an ne gereği var?

Mamafih bu reklam benim Faworim değil.

1 Eylül 2007 Cumartesi

TT'nin nesi Net

TTNet'in Mazhar Alanson ve Biricik Suden'li reklam filmlerini izlemeye devam ediyoruz. Aslında bakarsanız ben ekranda her gördüğümde ne anlatmışlar da ben atlıyorum diye kanal değiştirmeden tekrar tekrar izliyorum. Fakat ne muammadır ki henüz herhangi bir ayrıntıyı da yakalayabilmiş değilim. Mazhar Alanson'un hatrına da izlenilecek gibi değil artık..

Ülker'in reklamlarındaki kaliteyi sorgularken TT'nin yaptığı pes dedirtici cinsten. İnternet yahnisi ile mide bulandıran reklam silsilesiyle bakalım daha ne saçma senaryolar izletecekler bize.

TTNet Formülasyonu:

abidik gubidik bir reklam senaryosu + karizmadan yiyen bir ünlü + ünlü olmadan kıymet ifade etmeyen bir ünsüz = birşey anlayamadığıma kafayı takmamam gerektiğini anladığım reklam şeyciği..



TTNet için ekşi sözlükte yazılanları okuyunca konuya üstünkörü değindiğimin farkına vardım. Siz dilerseniz daha fazlası için buradan buyrun