11 Eylül 2007 Salı

Sınırlar Kalkıyor Roller Değişiyor

Annelerimizden babalarımızdan çokça dinlemişizdir; mahallenin tek televizyonuna sahip olunan evinde bütün çevre ahalisinin toplaşıp tv izleme seanslarını. Odanın içinden kapı dışına taşan kalabalık, ayakta yer bulduğuna sevinenler, pencere pervazından içeriye bakmaya çalışan kafalar, program başlar başlamaz otomatik olarak şişşştt sesi çıkaran sükunet memuru birkaç kocakarı… Her ne kadar bu enteresan zamanlarda yaşayamamış olsak da tek televizyon kanalının olduğu günleri, İstiklal Marşı ile günü merhaba deyişimizi, hafta sonu pas geçemeyeceğimiz –elimiz mecbur- Pazar konserlerini, akşam yayın sona erdiğinde yatmamızı emreden diiiittt sesi ve koca bir saatin olduğu ekrana bakarak saniyeleri saydığımız günleri –arkadaşlar arası TRT’ye göre ayarlı, saniye şaşmaz tavırlarımızı- bilmem anımsamayan var mı?

90’ları başında ilk özel TV’nin yayın hayatına başlamasıyla birlikte çok geçmeden evdeki televizyon bir iken iki, hayatımızın çeşnisi de bir iken bin oluverdi. Pembe dizilerden eğlence programlarına, hatta yayın arasına giren reklamlara kadar renkli kutunun müdavimi olduk milletçe.

Reklamlarla birlikte, evin beyi akşamı edip eve dönüş yolunda hanımın isteklerini yerine getirmek üzere kasaptan yarım kilo kıyma, manavdan birer kilo domates-salatalık ve fırından aldığı 3 ekmek ile birlikte televizyonda izlediği “Akşama babacığım unutma Ülker getir” reklamıyla fileye birkaç da bisküvi atması gerektiğini hatırlatıyordu.

2000’li yıllar gelip çatınca bir yer değişimi olmuş, tatminkar tüketici çoktan göçmüştü bu diyardan. İşte bu noktadan sonra reklamlar artık sıradan gelmeye başladı, canımız sıkıldı. Reklamcılar bu tavrımıza rota değiştirerek yanıt verdiler. Evde ekranın başından kendimi attım, artık reklam bombardımanından azade yaşamaya başladım diyemeden açık hava reklamlarına, e-posta kutularımızı dolduran reklam içerikli maillere, ağzımızın tadıyla çetleşmeye niyet etmişken pattadanak ekranda bitiveren internet reklamlarına maruz kaldı bünyeler. Hatta son dönemde popülaritesi yüksek olan gerillalar ile resmen meydan muharebesinde üzerimize gelmekte dört bir yandan markalar.

Web 2.0’ı dünyamıza seve seve buyur ettiğimiz andan itibaren reklamcılık dünyasında da roller değişmeye, sınırlar kalkmaya başladı. Birçok sektörde olduğu gibi reklamcılıkta da tüketicinin sözü artık gür çıkıyor, hatta gür çıksa iyi.

Ramazan davulu gibi dört sokak öteden hoş bir sada geliyordu kulağa ilk önceleri. Ne zamanki davulcu bizim sokakta bitiverdi, o zaman uykuları kaçmaya başladı şirketlerin. Anlaşıldı ki, tüketici; ben hem söylerim hem çalarım hem de oynarım diyor. Tüketici yıllardır ağıt yaktığı sazı elinden bıraktı. Artık birer birer davulu ellerine başladılar, henüz eline davul almayanlar halaya iştirak etmekte. Haberiniz ola :)

Alternatif mecraların önümüzdeki yıllarda artacağından şüphe duymuyorum, sadece neler göreceğiz merakla bekliyorum. Tabiî ki alternatif mecraların sınırsız olduğuna inanmak aptallık olur. Aynı zamanda bunlar hızla tükenmekte olacak -şimdiden tüketmeyiz zaten. Dolayısıyla yeni yöntemler geliştirmek son dönemde teknolojinin verdiği imkan ve oluşan yeni hayat tarzıyla hem daha kolay hem daha benimsenebilir.

İnternet kullanıcıları için web 2.0 bir devrim niteliği taşıyor. Yüzlerce insanın kafasındaki fikir web 2.0 ile beraber hayat buldu. Bu fikirlerin internette adeta niş pazarlama vakalarına dönüştü.

zooppa.com da viral kampanyalara dönüşebilecek reklam filmi yapma olanağı sağlıyor. Burada yeni reklam yöntemi ile reklam izleyenler artık reklam yapanlar oluyor. Sevdikleri markalarla ilgili kafalarındaki fikirleri uyguluyorlar. Dolayısıyla hayranı olduğu markaları viral kampanyalarla duyurma şansını elde etmiş oluyorlar. Kendilerine saçma gelen reklamlara karşı farklı bir çığır açıyorlar. Aynı zamanda Zooppa ile kullanıcılar sanal dünyada lovemark oluşumuna büyük katkı yapacak gibi gözüküyor.

Yaptıkları reklam ile kendi hikaye veya kurguyu yansıtabilme özgürlüğü insanları farklı bir tatmin düzeyine çıkarıyor. Önüne servis edileni yemekten sıkılan bireyler kendin pişir kendin ye yöntemini internette çok seviyor. Bunu eğlenerek yapmak ayrıca bir zevk veriyor. Hele bir de para kazandıklarında kelimenin tam anlamıyla “tadından yenmiyor” :)

Bu durum aynı zamanda markalara da yarıyor. Markalar çağının birçok gönüllü savunucusu kendi isimlerini birbirleriyle yarışırcasına duyurmaya çalışıyor. Markalar için ekstra bonus :) ürünü kullanan hatta ürünle özdeşleşen tüketicinin yaptığı reklam çok samimi ve içten kabul edilmeyi kolaylaştırıyor. Heyblog yazısındaki gibi insanlar bir şey almadan önce veya karar aşamasında bunu fazlasıyla araştırıyor. İşte bu noktada zooppa niş bir alana ilaç gibi gelebilir. Göreceğiz..

Bu yöntemin geleceği nedir ne değildir, kestirmek pek kolay değil. Fakat yeni yaşam tarzları, gelişen teknoloji, insanların değişen ihtiyaçları zooppa’nın geleceğini bence parlak kılıyor. Aynı zamanda ilerisi için düşük maliyetli bir uygulama reklamverenlerin de işine gelmez değil.

Aynı zamanda işte size Türkiye’den bir örnek;
www.reklamyarat.com Henüz amatör bir başlangıç olsa da ben yapanların emeğini takdire değer buluyorum.

Sanırım gelecekte “zap”lamasak da “zooppa”layacağız kesin :)

Katkılarından dolayı Sevgili Yüce Zerey’e teşekkürler.