2 Temmuz 2007 Pazartesi

TÜRK EKONOMİSİNDE KAYBOLAN YILLARIN ANATOMİSİ

Heybemizin sessiz soluksuz kalmaması için, bugün sizlerle Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü profesörlerinden İ. Özer Ertuna’nın diğer bir eseri olan 'Türk Eknomosinin Kayıp Yılları' isimli kitabı özet halinde ve kendi yorumumu da katarak paylaşmak istiyorum. Yazar bu kitabında 1989-2005 yılları arasındaki Türkiye ekonomisini ve ekonomimiz üzerinde dönen oyunları tarihsellik ve nedensellik kavramlarıyla gözler önüne sermiştir. Buyurun;

1989 yılında Berlin Duvarı’nın yıkılması ile birlikte, dünya yeni bir çağa girmiştir. İçe kapalı ekonomiler popülaritesini yitirmiş, onun yerine küreselleşme de adı verilen ekonomide engellerin ortadan kalkması ve dışa açılma trend haline gelmiştir. Bu bir bakıma dünya ülkelerinin ekonomideki liberal tavırlarından kaynaklanmıştır. Çünkü kaynakların azalması ve ülkelerin kendilerine yetememeye başlaması diğer devletlerle karşılıklı ekonomik ilişkilerin gelişmesini zorunlu kılmıştır. Prof. Dr. İ. Özer Ertuna ortaya çıkan bu yeni dönemde Türkiye’nin tavrı ne olmuştur ve Türkiye bu olguyu kendi lehine dönüştürebilmiş midir ve bunu için ne yapması lazım gibi sorulara cevap aramıştır. Bunu yaparken de Türkiye ekonomisinin dününü, bu gününü ve yarınını değerlendirmiştir.

Bilindiği üzere kaynaklarının çeşitliliği, yüksek potansiyele sahip iş gücü ve bulunduğu jeopolitik konum gereğiyle Türkiye, oluşan yeni dünya düzeninin mimarı olması gerekirken Samuel P. Huntington’un Medeniyetler Çatışması isimli kitabında yazdığı gibi çatışmanın aktörü olmuştur. Bu hallere düşmek gerçekten çok üzücüdür. Aslına bakacak olursak Anadolu, Batı Medeniyeti ile Doğu Medeniyeti arasında, fakir ve zengin toplumlar arasında, kalkınmış ülkelerle kalkınmakta olan ülkeler arasında, liberal ülkelerle güdümlü ülkeler arasında çok etkin bir köprü durumundadır. Ama önemli olan bu potansiyele sahip olmak değil, bu potansiyeli kendi lehine kullanabilmektir. Türkiye 1989’dan bu yana yabancıların telkin ettiği şişirilmiş balon niteliğindeki gündelik sorunlarla vaktini harcamakta, devlet adına proaktiflikten öte reaktif politikalar üretmektedir. Yani, yarınına bakmadan günü kurtarıcı stratejiler belirlemektedir. Bunun da nedeni, devlet olarak özgüvenimizi kaybetmemizdir.

1989 sonrası Türkiye için kayıp yıllar olarak nitelendirilmektedir. Bu yıllar, aslında kaybedilen değil, kaybettirilen yıllar olarak nitelendirilmelidir. Çünkü Türkiye IMF’nin temel politikaları çerçevesinde oluşturduğu ve pek çok kalkınmakta olan ülkede uyguladığı programlardan medet beklemektedir. Ancak bu programlar, uygulandığı diğer ülkelerde olduğu gibi, Türkiye’de de olumsuz sonuçlar vermiş, Türkiye’nin yeni dünya düzeninin oluşturduğu bir ortamda çok kıymetli yıllarını kaybetmesine neden olmuştur. Millet olarak kötü örneklerde ders çıkaramıyoruz. Atatürk’ün 3 Mart 1922’de söylemiş olduğu şu sözünü pratiğe dökemiyoruz:
“Hangi istiklal vardır ki, yabancıların nasihatlarıyla, yabancıların planlarıyla yükselebilsin. Böyle bir şeyi tarih kaydetmemiştir.”

1990’lı yıllara gelindiğinde, Türkiye’nin önüne birçok önemli fırsatlar çıkmıştır. Sovyet Bloku’nun çökmesiyle Türkiye’nin etki alanı muazzam genişlemiştir. 1980 sonrası, Pazar ekonomisine geçişteki başarı ve Türkiye’nin laik bir ülke olarak az zamanda çok ve büyük işler başarması Türkiye’yi örnek ülke haline getirmişti. Bu durum Türkiye’nin AB ile ilişkilerini de geliştirmişti. Türkiye’nin yeni oluşan bu düzene verebileceği çok şey vardı. Türkiye bu konumunu, doğu, batı, güney ve kuzeyin işbirliğini sağlamak, ortak çıkarlara hizmet etmek için kullanabilirdi. Ama maalesef Türkiye, başkalarının kendisine biçtiği rollere soyunmayı yeğledi, kral olacağı yerde kralcılığı teşvik etti ve Amerika güdümlü bir ülke haline geldi. Nedense nev-i şahsına münhasır bir yapıya bürünemedi. Önderlik vasfını kendine layık görmedi. Bu durum, milletin de sosyal yönlerini zayıflattı. Böylece esasla değil şekille uğraşmaya başladık. Türk insanı prototip olarak bile yabancıları görmeye başladı. Bu da aidiyet kaybına ve kültürel yozlaşmaya varıncaya kadar birçok değerimizi altüst etti.

Türkiye’nin ekonomik anlamda dününe bakmak gerekirse, her anlamda en büyük başarı cumhuriyetin kurulduğu dönemlerde elde edilmiştir. Çünkü Kurtuluş Savaşı, Türk insanına potansiyelinin farkına varmasını sağlamıştır. Türkiye o yıllarda hızlı bir şekilde demiryollarını millileştirmiş ve yaygınlaştırmış, sanayileşme adına sağlam temeller atmıştır. Ayrıca Osmanlı’dan kalan borçların hepsini ödemiştir. Türkiye tarihinde birçok ekonomik model denemiştir. 1923-1933 arası liberal milli ekonomi dönemi, 1933-1950 arası devlet önderliğinde kalkınma dönemi, 1950-1960 arası liberal ekonomi deneme dönemi, 1960-1980 arası planlı ekonomi dönemi ve son olarak da 1980 ve sonrası uygulanan küresel ekonomiyle bütünleşme dönemi Türkiye’nin denediği başlıca ekonomik modellerdir. Bu modellerin hepsi içinde bulunulan dönemin gereklerinin sonucudur. Henüz yeni kurulan bir ülkenin kendi dengelerini oluşturmadan dışarıya açılması çok rasyonel olmazdı. 1933 yılında Türk sanayisini korumakla görevlendirilen Sümerbank’ın kuruluşu amacında da belirtildiği üzere bu dönemde insana önem vermek ve takım halinde hareket etmek ön plandaydı. Yani Kuvay-i Milliye ruhu hakimdi. Henüz savaştan yeni çıkmış ve 2. Dünya Savaşı’na katılmayan Türkiye ABD kaynaklı kredilerden yararlanmak istemiş, özel sektöre dayalı bir sanayileşme hamlesi başlatmıştır. Bu dönem Türkiye’nin piyasa ekonomisindeki başarısızlık dönemi olmuş ve o dönemden itibaren enflasyon bu güne devam eden bir artış trendine girmiştir. Bu dönem, bir ekonomik ve siyasi krizle sonuçlanmıştır. (TL’nin değeri dolar karşısında %40 değer kaybetmiş, 1960 askeri darbe gerçekleşmiştir.)

1960 ve 1980 yılları arasındaki planlı ekonomi döneminde yine Türkiye sıcak para girişlerine hedef olmuştur. Çünkü bu dönemde reel faizler düşerken TL değeri ters yönde seyir izlemiştir. Bunun aksine ülke serveti yurt dışına kaçırılmıştır. Ve bu dönemin sonunda da 1980 yılında bir askeri darbe daha yaşanmıştır. Fakat bu krizlere rağmen 1980 sonrası Türkiye dünya trendlerine uygun olarak dünya ekonomisi ile bütünleşme konusunda önemli adımlar atmıştır; 1994 yılında GATT Anlaşması’nı imzalayarak Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmuş, 1996 yılında da Avrupa Topluluğu ile Gümrük Birliği’ne girmiştir. İşte bu dönemde, yani 1988 sonrası Türkiye’de enflasyon sorunu ortaya çıkmıştır ve Türkiye bu sorunla uğraşmaya başlamıştır. Böylece Türkiye proaktivitesini kaybetmiş, günlük sorunlarla uğraşmaya başlamıştır. Ayrıca enflasyonla mücadelede yanlış politikalar uygulanmıştır. IMF’nin ülkemize dayattığı sabit kur sistemine dayalı modellerin sonucu olarak hem 1994, hem de 2001 yıllarında iki ayrı kriz yaşanmıştır. Hatırlanacağı üzere bu dönemde faizler çok yüksekti ve birçok yeni banka kurulmuştu. Bir bankanın görevi, uzun vadede borç alıp kısa vadede müşterilerine borç vermektir. Fakat bu dönemde bankalar asli amaçlarını unutup sadece devlete borç vermek ve bundan fahiş kazançlar elde etmek için kurulmuşlardır. Yine bu dönemde birçok şirket kendilerini finanse edebilmek için şahsi bankalarını kurmuştur. Ama krizler sonrası getirilen düzenlemelerle amip gibi türemiş olan bu bankaların birçoğu batmıştır ve ülke hala bu batık bankaların enkazlarını toplamaya çalışmaktadır. Bütün bunlar gösteriyor ki; Türkiye 1989’dan bu yana krizlerle boğuşmaktadır. Bu krizler ülkeyi vizyon kaybına uğratmıştır. Türkiye AB ve Amerika’nın desteği olmadan sorunlarını çözemeyeceğine inanmaktadır. Türkiye’nin bugün yapması gerekense, ihracat seferberliğidir. Üretimi arttırıp, ürettiğini ihraç edip, döviz kazanıp iş yaratmak ve bu dövizle dış borçlarını ödemektir. Bu süreçte Amerika’dan alınan tedbirler nedeniyle doların bir süre daha değer kazanması bekleniyordu. Bu durumda ülke olarak dolarla birlikte TL’nin Avrupa paraları karşısında değer kazanmasına müsaade ettiğimizden, ülkemize yabancı para girişi artmıştır. Bu da ülkemizi ilerde yeni krizlere sokabilir.

Sümerbank deneyimi Türkiye açısından ders alınması gereken bir deneyimdir. Sümerbank modeli çok başarılı bir kalkınma modelidir. Çünkü bu modelde, topyekün kalkınma göze alınmıştır. Aslında bu model kalkınma hamlesi içindeki birçok ülkeye de örnek olabilecek niteliktedir. Çünkü bu model Kuvay-i Milliye ruhu ile oluşturulmuş, yoğun bir emeğin meyvesidir. Bu modelde Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar göz önüne alınmış ve geçmişten dersler çıkarılmıştır. Bu modelde devletçilik sistemi bir amaç değil, bir araç olarak kullanılmıştır. Sümerbank 11 Temmuz 1933’te kurulmuştur. Kuruluşunda Sümerbank’ın misyonu şu şekilde tanımlanmıştır:

-Üretim faaliyetleri üzerinde olumsuz etkide bulunan tüm unsurları ortadan kaldırmak,
-Özel kuruluşların rasyonel çalışma yöntemleri ile ticari bir serbesiyet içinde çalışmak,
-Sanayileşmeye süreklilik kazandırmak,
-Sanayileşme hamlesinin gerektirdiği personeli yetiştirmek.

Bugün bile Türkiye’nin tekstil ve giyim sektöründeki uluslararası başarısında Sümerbank’ın başarısı büyüktür. Bu çerçevede birçok yeni fabrika kurulmuştur. Fakat 1980 sonrası Türkiye’nin dışa açık, liberal bir ekonomi politikası izlemesiyle kamu iktisadi teşekkülleri yerli ve yabancı özel kuruluşlara devredilerek, özelleştirme adı altında adeta eritilmişlerdir. Böylece başarı sağlamış bir modelden, sisteme ayak uydurmak adına vazgeçilmiştir. Oysaki kendimiz yeni bir ekonomi sistemi oluşturabilirdik ve böylece kaybettiğimiz özgüvenimizi koruyabilirdik.

Türkiye, bugün adeta dışa güdümlü bir bomba gibidir, var olan dinamiklerinin farkında bile değildir. Yine bugün Türkiye, IMF yönetim ve denetimli bir istikrar programı uygulamaktadır. Bu programın uygulanmasında da hükümet çok kararlı görünmektedir. Bu programın maliyeti çok yüksektir. Program, enflasyonun kontrolünde arzın artmasına değil, talebin kısılmasına öncelik veren bir programdır. Fakat bunun yerine üretimi arttırıcı bir program kullanmak Türkiye için daha iyi olurdu. Programın diğer bir özelliği, iç kaynaklardan öte dış kaynaklara dayanmasıdır. Ülkemize giren bu sıcak para aniden çıkış yaparsa, kriz çanları yeniden nüksedebilir. Bu programla enflasyonu yenebiliriz; fakat Türkiye’nin dış borcu çok fazla artabilir. Bir konferansta şu an Merkez Bankası yönetim kurulu üyesi olan Lokman Gündüz, aslında her krizin bir yenilenme süreci olduğunu söylemişti. Prof. Dr. İ. Özer Ertuna da bu kitabında benzer bir söylemde bulunmuş ve krizleri kendi lehimize çevirmemiz gerektiğinden bahsetmiştir. Raydan çıkmış bir ekonomiyi rayına geri döndürmek için krizlere de bir fırsat olarak bakmalıyız. Fakat uygulayacağımız programlar ve belirleyeceğimiz stratejiler rayına soktuğumuz trenin nasıl gideceğini belirleyen ölçütlerdir. Eğer kendi potansiyelimizle bunu çözemezsek, yani başkalarından medet beklersek o trenin hareket etmesini bırakın, tekrar rayından çıkması kaçınılmaz hale gelir. Bunun için, vizyon sahibi insanlarla proaktif bir pencereden bakıp menfaatlerimizi belirlemeli ve ona uygun pozisyonlar almalıyız.

Türkiye 1989’dan bu yana enflasyonu kontrol altında tutabilmek için çok çeşitli modeller denemiş, ağır bedeller ödemiş; fakat başarılı olamamıştır. Bu modeller “kur çıpası” veya “kur+ücret çıpası” modelleridir. Piyasa ekonomilerinde, enflasyon, faizler, kurlar ve ücretler arasındaki dengeler çok önemlidir. Denge bozuklukları mali, ekonomik ve sosyal krizler doğurmaktadır. Enflasyonla mücadele genellikle ekonomik riskler yaratmaktadır. Bu riskler de faizlere yansıyıp, dengelerin kurulmasını güçleştirmektedir. Bu nedenlerden enflasyon, kurlar, faizler ve ücretler dörtlüsünden, kur çıpası, enflasyon çıpası gibi tek faktöre bağlı enflasyonla mücadele programları başarısızlıkla ve krizle sonuçlanmaktadır. Yukarıdaki dörtlü arasındaki dengelerin kurularak, korunmasına denge hedeflemesi denir. Bu hedefleme ise, ekonomide faiz ve kur risklerinin asgariye indirilmeden gerçekleştirilemez. Bunun için ulusal bir uzlaşma gerekmektedir. İnsanlar bilimsel platformlarda daha çok tartışmalı, geçmişten ders alarak en uygun sistemi ekonomiye adapte etmelilerdir.

Peki TL’nin aşırı değer kazanması nelere sebep olur, bu durum ekonomiye nasıl yansır gibi sorular günümüzde tartışma konusu olmuştur. Türk parasının aşırı değer kazanması sonucunda, dışa kapalı ekonomi dönemlerinde iki, küresel ekonomiyle bütünleşme döneminde de iki olmak üzere toplam dört önemli kriz yaşanmıştır. Dışa kapalı ekonomi döneminde sabit veya basamaklı artar kur rejimi, açık ekonomi döneminde ise kur çıpası rejimi Türk parasının aşırı değer kazanmasının temel nedeni olmuştur. Ancak günümüzde serbest kur rejimi altında da Türk parası değer kazanmaktadır. Yani yeni rejim de Türk parasının aşırı değer kazanmasını engelleyememektedir. Bunun temel nedeni, Türkiye’nin dış dinamiklere aşırı bağlı olmasıdır. Böylece yurt dışından yabancı para ülkeye akın etmekte ve bu da ülkemizin dış ticaret açığını arttırmaktadır. Böylece devalüasyon beklentisi artmakta, iç piyasadaki güven sarsılmakta ve kriz beklentisi oluşmaktadır. Bu durum en fazla yerli üreticiye zarar vermektedir. Çünkü yerli para aşırı değer kazanırsa ihraç malları pahalılaşır ve ithal malları göreceli olarak ucuzlar. Yine bu durum yabancı yatırımcılara yarar. Ülkeye kısa vadeli yabancı sermaye girer ve yurtdışından borçlanmak cazip hale gelir ve ülkemize gelen bu yabancı sermaye, ülke parasını geçerek aşırı kazançlar elde eder. Bu durumun olumlu etkileri de vardır. İthal malların ucuzlamasıyla, yurtiçinde üreticiler fiyatları arttıramaz ve enflasyon düşer. Böylece ithalat yerli üreticiyi terbiye etmiş olur. Yine insanlar dışarıdan düşük faizli krediler alarak şirket maliyetlerini düşürebilirler. Ama önemli olan, alınan bu kredilerin nerelerde kullanıldığıdır.

Türkiye ekonomisiyle Osmanlı’nın son dönem ekonomisi arasında birçok benzerlik vardır. Bilindiği üzere 1881 yılında Osmanlı maliyesini Avrupa devletlerinin denetimine sokan Düyun-u Umumiye İdaresi kuruldu. Ve bu İdare Osmanlı İmparatorluğu’nu emperyalist sömürülere götüren bir araç oldu. Şu anda Amerika güdümlü IMF’nin de Türkiye’ye olan dayatmaları, buna uzun vadede bir örnek teşkil edebilir. Osmanlı Devleti borç düzeyinin kontrolsüz arttırmıştı ve belli bir noktadan sonra artık, ekonomi bu yükü taşıyamayacak hale geldi ve sonunda iflas etti. Osmanlı’ların borç maliyetleri yabancı para bazında %12’leri bulmuştu. Faiz ve anapara ödemelerinin bütçe üzerindeki yükü %55’lere ulaşmıştı. Bugün Türkiye ekonomisinin borç maliyetleri %12 den düşük değil, hatta bazen %30’ları aşmaktadır. Türkiye’de sıcak paranın kazançları dolar bazında ortalama % 30’ları aşmış, 2002 ve 2003 yıllarında %50 ve %60 düzeylerine ulaşmıştır. Daha da kötüsü Türkiye borç batağına battıkça yurtdışından gelen sıcak paraya %60’lara varan dolar bazında kazanç sağladıkça dönemin önemli gittiğini sanmaktadır. Aslında Türkiye giderek yabancıların eline geçmektedir. Bu oyun, Osmanlı Devleti için yazılan senaryonun aynısıdır.

Sonuç olarak 1989 sonrası yılların Türkiye için kayıp yılları olmasının temel nedenleri; Türkiye’nin kendi hedef ve misyonunu tanımlamaması, bu hedef ve misyona uygun stratejiler geliştirememesi, IMF güdümlü ve denetimli istikrar programları uygulaması ve yegane hedefinin AB ile bütünleşmek olmasıdır. Kısacası Türkiye’nin, ekonomisini sadece IMF desteğiyle düzeltebileceğine ve önündeki tek seçeneğin AB ile bütünleşmek olmasına inanması, geniş potansiyele sahip Türk milletinin, birlik ve beraberlik ruhunu kırmış, ülkemizin iç dinamiklerini derinden sarsmış ve siyasilerimizi dışa bağımlı hale getirmiştir. Yine İbrahim Öztürk Hoca bir seminerinde şöyle söylemiştir: “Ecdadının mezarını bu ülke topraklarında gösteremeyecek hiçbir yöneticiden bu ülkenin kalkınmasına bir katkı beklenemez!” Çalışmamı Atatürk’ün gençliğe hitabesindeki son sözle bitirmek istiyorum: “ Ey Türk gençliği! Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur.”